Şeybani nin Kitabu l-Kesb i ve İsl m İktisat Düşüncesinde

Analiz,

 

Şeybani’nin Kitabu’l-Kesb’i ve İslâm İktisat Düşüncesinde Servet, Paylaşım ve Yoksulluk

Servet, servetin bölüşümü, yoksulluk kavramları ve bunlarla bağlantılı olarak eşitsizlik kavramı her zaman iktisatçıların gündemini meşgul eden kavramlar olmuştur. Konu üzerine yapılan çalışmalar, yoksulluğun kaynağının iktisadi, siyasi ve toplumsal güçlerin kararlarıyla yakından bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır.

Doç. Dr. Faruk Bal

Günümüzde yoksulluğun farklı tanımları bulunmaktadır. Mutlak yoksulluk, göreli yoksulluk, gelir yoksulluğu ve insani yoksulluk bu tanımlardan bazılarıdır. Mutlak yoksulluk, hane halkının veya bireyin en temel ihtiyaçlarını dahi sürdürebilecek gelirden yoksun olması olarak tanımlanmaktadır (Taş ve Özcan, 2012). Mutlak yoksulluk seviyesinde bulunan kişiler, birinci dereceden yardıma muhtaç kimseler olup, herhangi bir yardım almadıkları takdirde hayatlarını sürdürememe tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Mutlak yoksulluk sınırı ülkelere, bölgelere ve toplumlara göre farklılık göstermektedir.

Temel ihtiyaçlarını karşılayabilmekle birlikte, kişisel kaynaklarının yetersizliği nedeniyle bulundukları toplumun genel refah düzeyinin altında kalan ve topluma sosyal açıdan katılmalarının önünde engel bulunan kişiler, göreli yoksul olarak tanımlanmaktadır (H.Y. Taş & Özcan, 2012). Göreli yoksullar, asgari yaşam seviyesini yakalamış olsalar dahi ortalama refah seviyesinin altında olan kimseler olup eğitim, sağlık ve sosyal katılım gibi yönlerden yeterli imkânlara sahip değillerdir (H. Y. Taş & Özcan, 2012). Göreli yoksulluk kavramı, yoksulluğu, kişinin gelirine bakarak değil toplumun diğer fertlerine göre durumunu göz önünde bulundurarak tanımlamaktadır. Göreli yoksulluğu hesaplamada kullanılan yöntemlerden biri gelir dağılımı yüzdelerinin esas alınmasıdır. Uluslararası literatürde en düşük gelire sahip %40’lık dilim yoksul kabul edilmektedir (Emiroğlu, Danışoğlu ve Berberoğlu, 2006, s. 1001).

Diğer bir yoksulluk tanımı ise BM Kalkınma Programı (UNDP)’nın 1997 yılında yayınladığı İnsani Gelişme Raporu’nda yer alan insani yoksulluk kavramıdır. Raporda yoksulluk, sadece gelir yoksunluğu yönüyle değil aynı zamanda insani gelişmişlik perspektifinden ele alınmaktadır. Buna göre insani yoksulluk; kısa yaşam süresi, temel eğitim olanaklarına sahip olmama, yetersiz beslenme, ana-çocuk sağlığının yetersizliği, önlenebilir hastalıklara yakalanmak gibi temel insani değerleri birleştirmektedir (Human Development report 1997, 1997).

İslâm Fıkhında ise yoksulluk iki ayrı kategoride ele alınmaktadır. Bu iki kategori, zekâtın kimlere verileceğini bildiren Tevbe Sûresi 60. âyette zikredildiği gibi fakirlik ve miskinliktir. Âlimler, fakir ve miskin kavramlarını ayrı ayrı tanımlamışlardır. Bu iki kavramdan hangisinin daha şiddetli yoksulluğu ifade ettiği konusunda ise ihtilaf bulunmaktadır. Kurtubî, Tefsirinde alimlerin fakir ve miskin kavramları hakkında ortaya attıkları görüşleri dokuz grupta toplamaktadır (El-Kurtubî, 2006). İslâm âlimlerinin fakirlik ve miskinlik tanımları, konunun detaylarına girmeksizin, üç grup altında toplanabilir. Ebû Yûsuf ve Muhammed gibi bazı Hanefi fakihleri ile İbn Kasım ve Malikîlerin bir kısmına göre fakir ve miskin arasında yoksulluk bakımından fark bulunmamakta olup her ikisi de aynıdır. Tabiin alimlerinin bir kısmı ile başta Ebû Hanife olmak üzere bazı Hanefi âlimleri ve Mâlikîlere göre miskin, hiçbir malı ve geliri olmayan, fakir ise ev ve ev eşyası gibi asli ihtiyaçlarını karşılayan malı bulunmakla birlikte ihtiyaçlarını karşılayamayan, nisab miktarından daha az malı olan kimsedir. İmam Şafii, taraftarlarının çoğunluğu ve Hanbelilere göre ise fakir miskinden daha muhtaç durumda olan kimsedir (El-Kurtubî, 2006; Erkal, 2013; Eskicioğlu, 1995). Bu çalışmada fakir ve miskin için, Ebu Hanife’nin tercihi olan tanımlar esas alınacaktır. Miskin ve fakir kavramları, tanım olarak mutlak ve göreli yoksulluk kavramlarına benzemektedir. Ebu Hanife’nin tanımına göre, temel ihtiyaçlarını dahi karşılayabilecek gelirden yoksun olması nedeni ile miskin, mutlak yoksula benzetilebilir. Fakir tanımı da göreli yoksulluğa benzemektedir. Nisab miktarının ne kadar olduğu belli olsa da bunun değerinin, zamana ve yere göre değişmesi; aynı şekilde ev, ev eşyası gibi asli ihtiyaçların nitelik ve değerinin de yere ve zamana göre değişiklik göstermesi nedeniyle fakirin durumu göreli yoksulun durumuna benzemektedir.

Yoksulluğun temel sebeplerinin başında gelir eşitsizliği gelmektedir. Gelir eşitsizliği, gelirin ekonomiye katılanlar arasında adaletsiz bir şekilde paylaşımıdır. Eşitsizlik ve yoksulluk kavramları birbirlerinden farklıdır. Eşitsizlik insanların yaşam standartları arasındaki farkları ortaya koymakta, yoksulluk ise hayatlarını insanca koşulların altında yaşamak zorunda kalanları ifade etmektedir (Ar, 2015). Bireyler veya gruplar arasında meydana gelen eşitsizlik, ekonomik ve sosyal hayatta zincirleme etkilere yol açabilmektedir. Örneğin gelir eşitsizliğinin yüksek olduğu bir ekonomide büyümeden elde edilen kârlar genellikle toplumun üst tabakaları arasında paylaşıldığı için toplumdaki yoksulluk azalmamaktadır (Emin, 2016). Bugün dünyamızda gelir eşitsizliği çarpıcı boyutlardadır. Dünya nüfusunun %73,2’si küresel servetin sadece %3’üne sahipken, %0,7’si ise %45,6’sına sahiptir. En zengin %10’luk dilim küresel servetin %89’unu elinde tutmaktadır (Credit Suisse Global Wealth Databook 2016, 2016).

Gelir dağılımında ortaya çıkan eşitsizlik, yoksulluk kadar önemli bir sorundur. Piketty’nin bulgularına bakacak olursak eşitsizliklerin, 1970 yılından bu yana zengin ülkelerde de (ABD ve Avrupa) arttığını görmekteyiz. Özellikle de 2000-2010 döneminde eşitsizlikte yoğunlaşma görülmektedir. Eşitsizliğin dikkat çekici bir şekilde arttığı ülkelerden biri de ABD olmuştur. ABD’de gelir hiyerarşisinin en üstünde yer alan %10’luk dilim 1910-1920 döneminde gelirin %40-45’ini almaktaydı. Bu oran, 1940’ların sonunda %30-35’lere düştü. Fakat 1970-1980 döneminde yeniden eşitsizlik artmaya başladı. 2000-2010 döneminde ilk %10’luk dilimin gelirden aldığı pay yeniden %40-45’lere yükseldi (Piketty, 2014).

Gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ve yoksulluğun en fazla olduğu ülkelerin başında İslâm ülkeleri gelmektedir. Dünya Bankası yoksulluk sınırı esas alındığında, 2014 yılı itibari ile İslâm İşbirliği üyesi ülkelerde yaşayan yoksulların toplam nüfusa oranı dünya ortalamasının üzerinde ve %23,5 olarak görünmektedir (Bilen, 2016). Rakamlar, yoksulluğun dünyanın genelinin sorunu olmakla birlikte özellikle İslâm ülkelerinin sorunu olduğunu ortaya koymaktadır.

İslâmi normlar yönünden yaklaştığımızda yoksulluk ve gelir eşitsizliğinin giderilmesine yönelik çalışmaların dini zorunluluk olarak karşımıza çıktığı görülmektedir. Fıkhi açıdan tartışmayı fakihlere bırakarak Kur’an’da üzerinde durulan üç temel hususa dikkat çekebiliriz. Bunlardan ilki mizan konusudur. Mizan, sözlükte terazi, ölçü ve adalet gibi anlamlara gelmektedir (Zebidî, 2001). Allah-u Teala da Kitap’ta mizanın önemini vurgulamakta ve “Kitabı ve mizanı hak olarak indiren Allah’tır.” (Şura 42/17) buyurmaktadır. Rahman Suresi’nde ise “Semayı yükseltti ve mizanı koydu, mizanı aşmayasınız diye, tartıyı adaletle yapın ve teraziyi eksik tartmayın” (Rahman 55/7,8,9)buyrulmaktadır. Hadid Suresi’nde “Andolsun ki, biz elçilerimizi beyyinelerle gönderdik ve insanların adaletle hükmetmeleri için onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik” (Hadid 57/25) buyrularak mizanın yani dengenin, ölçülü ve adaletli olmanın önemine dikkat çekilmektedir.

Kur’an’da dikkat çekilen diğer bir husus ise servetin dengeli bir şekilde dağılması ve belirli ellerde toplanarak güç haline gelmemesidir. Servetin sınırlı sayıda kişinin elinde toplanarak güce dönüşmesi mizana zarar vermektedir. Bu hususta “O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) haline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir)” (Haşr 59/7) buyrulmaktadır. Eşitsizliklerin en önemli kaynağı arasında ölçüsüz paylaşım yer almaktadır.

Son husus fakirler, miskinler ve onların haklarıdır. İyi Müslüman olmanın yolu, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılamaktır. Kur’an’da bu hususta, “O sarp yokuşa tırmanmayı göze almadı. Sana o sarp yokuşun ne olduğunu bildiren nedir? Bir köle azat etmektir. Ya da zorluk gününde yakınlığı olan bir yetimi veya hiçbir şeyi olmayan bir miskini doyurmaktır” (Beled 90/11-16) buyruluyor. Fecr Suresi’nde ise “Miskinlerin yemeği hususunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz” (Fecr 89/18) buyruluyor.

Yoksulluk, gelir dağılımı ve servet üzerindeki tartışmalar sadece günümüze has olmayıp, geçmişte de bu konular üzerinde tartışmalar yapılmıştır. Geçmişte yapılan tartışmalar daha çok normatif düzeyde gerçekleşmiş olup din ve ahlak ilimlerinin içerisinde cereyan etmiştir. İlk dönemden itibaren İslâm âlimlerinin yoksulluk, servet ve bölüşüm konularını da kapsayan önemli eserler verdiklerini görüyoruz. Bu eserlerin konuya yaklaşımı her ne kadar normatif olsa da dönem koşullarını ayrıntılı bir gözleme tabi tutmanın neticesinde ortaya çıkmış analitik değerlendirmeler de önemli yer tutmaktadır.

Servet, yoksulluk ve bölüşüm konularını kapsayan eserlerin başında kesb alanında yazılmış kitaplar gelmektedir. Kesb literatürü bize dönemin konuya yaklaşım tarzı hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Bu çalışmada Şeybani’nin Kitabu’l-Kesb adlı eserinde servet, yoksulluk ve paylaşım konularının nasıl ele alındığı üzerinde durulacaktır. Kitabu’l-Kesb’in seçilmesinin sebebi, İslâm tarihinde kesb alanında yazılmış ilk müstakil eser olmasıdır. Kitabu’l-Kesb, İslâm tarihinde iktisadi konulara dair müstakil olarak kaleme alınmış ilk birkaç eserden biridir. Bu yönüyle eser, insanlık düşünce tarihinde de önemli bir yere sahiptir (Orman, 2015). Kitabu’l-Kesb’in kazanç, servet, yoksulluk ve paylaşım konularına yaklaşımı normatiftir. Konuları, İslâmi normlar çerçevesinde ele almakta ve değerlendirmektedir.

ŞEYBANİ’NİN HAYATI VE YAŞADIĞI ASIRDA İSLÂM ÂLEMİNİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

Şeybani’nin adı, Muhammed b. Hasan b. Ferkat’tır. Hicri 132 (M. 749)’de Vâsıt’ta doğdu. 14 yaşından itibaren dört yıl Kûfe’de, Ebû Hanife’den ilim tahsilinde bulundu. Ebû Hanife’nin vefatından sonra başta Ebû Yusuf olmak üzere Ebû Hanife’nin talebelerinden ders almaya devam etti. Kûfe’den sonra Medine’ye giderek burada İmam Mâlik’ten Muvatta’yı dinledi. Ardından Mekke’de Süfyan b. Uyeyne’den, Dımeşk’te Evzaî’den, Horasan’da Abdullah b. Mübârek’ten ve Basra’da çeşitli âlimlerden ders aldı. Hicri 189’da (M. 804), Rey’de vefat etti (A. Taş, 2010).

Şeybani, Emevi Hilafetinin sonlarında dünyaya geldi ve Abbasi Hilafetinin ilk dönemlerinde ilmi gelişimini tamamladı. İlim tahsilini tamamladıktan sonra hayatını hilafetin merkezi Bağdat’ta devam ettirdi. O, kuruluş yılları ile birlikte Abbasi Halifeliğinin en parlak dönemlerini gördü ve bu dönemde kadılık yaptı. Hayatı, Abbasi halifelerinden Ebu’l Abbas es-Seffah, Mansur, Mehdi-Billah, Hadi-ile’l-hak ve son olarak Harun’ur-Reşid dönemlerine rastlar. Harun’ur-Reşid döneminde Rakka kadılığına getirildi. Bu görevden yine Halife tarafından azledilse de sonrasında Ebu Yusuf’un vefatının ardından başkadı tayin edildi. Bu görevde iken vefat etti.

Şeybani’nin yaşadığı asır, İslâm dünyasında önemli değişimlerin ve gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. Arap toplumunun çehresi, fetihlerle birlikte hızla değişti. Kabileler, yerleşik hayata geçti, toprak sahibi oldu. Zamanla kültürel olarak canlı, medeni bir topluluğa dönüştü. Bunun sonucu olarak 8. ve 11. yüzyıllar arasında İslâm dünyasında hızlı bir şehirleşme görüldü. Yeni büyük şehirler ortaya çıktı. Semerkant’tan Kurtuba’ya kadar İslâm dünyası bir şehir medeniyeti oldu. Önemli bir değişim de Arapların başka toplumlarla iç içe girmeleridir. Yerleştikleri şehirlerde oraların ahalisiyle kaynaşmışlardı (Durî, 1991). Şehirler, Araplar ve Arap olmayanların yaşadığı kozmopolit merkezlerdi. Bu şehirler yeni yerleşenlerle birlikte canlı birer kültürel temas ve ticaret merkezlerine dönüştüler. Böylece birçok yeni fikri ve sosyal akım ortaya çıktı. Birçok şehrin geçmişinden süregelen kültürel bir yapısı vardı. Eski ve yeni unsurların şehirde yeniden harmanlanması, çok farklı unsurların bir araya gelmesi sonucu Müslüman toplumun arasında farklı siyasi ve ideolojik unsurlar gelişti.

Daha Emeviler döneminde dünya ticareti Müslümanların eline geçmişti. Abbasiler döneminde ticaret daha da gelişti. Abbasiler ticareti desteklemeyi ve teşvik etmeyi sürdürdüler. Onların döneminde ticaret, en belirgin iktisadi faaliyet oldu (Durî, 1991). Uluslararası kara ve deniz ticareti Müslümanların kontrolündeydi. Akdeniz, Müslümanların bir iç denizi olmuştu. Endülüs’ten Hindistan, Çin ve Kore’ye; Doğu Afrika’dan Rus ve Baltık Havzasına kadar ulaşan bir ticaret ağı bulunuyordu. Böylece muazzam servetlere sahip bir tüccar tabakası ortaya çıktı. Tüccar büyük bir sosyal nüfuza kavuştu (Durî, 1991).

Ticaretle birlikte ziraat da gelişti. Zirai mülkiyetler genişledi, tarımsal ikta rejimi yayıldı.

Büyük toprak sahipleri çok miktarda köle emeği kullanmaya başladılar. Afrika’dan getirilen binlerce zencinin çalıştırıldığı Basra bölgesi bunun en güzel örneklerindendir (Durî, 1991).

Emeviler döneminden itibaren ganimetlerdeki artış, zirai ve ticari faaliyetlerin genişlemesi ve servet yığılmaları, farklı görüş ve fikirlerin ortaya çıkmasında etkili oldu. Ebu Mansur döneminden itibaren devlet gelirlerinde ortaya çıkan artış, iktisadi gelişmenin de göstergesidir (Tabakoğlu, 2016). İktisadi refah sosyal kutuplaşmalara yol açarken geleneksel İslâm ahlak ve hayat tarzında değişmeler ortaya çıkmaya başladı. Bu durum özellikle 8. yüzyıldan itibaren belirginleşti. İktisadi farklılaşma, sosyal huzursuzlukların, sosyal hareket ve ayaklanmaların kaynağı oldu. Geçmiş bazı inançlar tarafından da beslenen siyasi ve ideolojik fikirler toplum tabakaları arasındaki aşırı farklılaşma nedeniyle kendisine toplumda bir yer bulabiliyordu. Bu ideolojik fikirlerin etrafında toplanan insanlar sık sık ayaklanma girişiminde bulunuyordu. Ayaklanmalarda büyük mülk sahibi kişilerin arazilerine el konularak çiftliklere çevrilmesi (Durî, 1991) gelir eşitsizliklerinin, bunlara toplumsal taban sağladığını göstermektedir.

İktisadi farklılıkların yol açtığı huzursuzluklardan kaynaklanan sosyal ve siyasi sorunlar Şeybani sonrasında da devam etti. Benzer hadiseler Kitabu’l-Kesb’in şarihi Serahsi’nin (ö. 483/1090) dönemi boyunca da sürdü. Nitekim toplum, Hicri 3. yüzyıldan başlamak suretiyle Ayyarun ve Şuttar (serseriler ve dolandırıcılar) hareketine, zenci ayaklanmasına, Karmati ve İsmailik hareketlerine şahit oldu. Ayyarun ve Şuttar hareketi ihtilalci bir halk hareketi olarak başlamış olmakla birlikte esnafın çabası ile daha barışçı bir yapıya dönüştü (Durî, 1991). Zenci ayaklanması, iktanın genişlemesi nedeniyle Basra bölgesine Afrika’dan çalıştırılmak üzere getirilen kölelerin, çalıştıkları olumsuz koşullara karşı başlattıkları ayaklanmaydı. Ayaklanmaları, maruz kaldıkları kötü hayat şartlarını göstermektedir (Durî, 1991). Karmatilik ve İsmailik hareketleri ise İslâm toplumlarının gördüğü en geniş tabanlı sosyal hareketlerdendir. Çağrıları çiftçiler, şehir halkları ve kabileler arasında revaç buldu (Durî, 1991). Bu durum, toplumsal hoşnutsuzlukların ulaştığı boyutu resmetmektedir. Aynı zamanda bu hoşnutsuzlukları gidermeye yönelik söylemlerle çıkmış grupların, İslâm ilkeleri ve sosyal adalet söylemini kullanmak suretiyle, farklı ideolojik ve siyasi akımları bir anda toplum içerisinde nasıl yayabileceklerini göstermektedir.

Şeybani’nin dönemi aynı zamanda tasavvuf hareketlerinin de başlangıcı oldu. İktisadi refah, toplum tabakaları arasındaki sosyal ve iktisadi ayrışma, neticede ortaya çıkan siyasi ve sosyal huzursuzluklar tasavvufun ortaya çıkmasına etki etti. İlk mutasavvışarın önemli bir kısmı siyasi çekişmelerden uzak kalmaya ve Hz. Peygamberin ortaya koyduğu İslâmi hayat tarzını saf haliyle korumaya çalışıyordu. Bu mutasavvıfların amacı daha çok bozulan toplumsal dengeleri Kur’an ve Hz. Peygamberin sünneti çerçevesinde yeniden kurmaktı (Tabakoğlu, 2016). Ancak tasavvuf düşüncesi içerisinde de farklı anlayışlar vardı. Çalışma, kazanç, servet edinme konularına farklı yaklaşımlar görülmekteydi. Şeybani’nin Kitabu’l-Kesb’i, tasavvufun kazanç konusuna karşı olumsuz yaklaşan  bazı gruplarına bir cevap niteliğindedir. Şeybani’nin değişiyle, “Tekaşşüf (züht ve zahmet içinde yaşama) ehlinden bazı cahiller ve tasavvuf ehli içerisinde yer alan ahmaklardan bir grup” (Eş-Şeybani, 1997: 81) kazanç ile meşgul olmayı haram görmekteydi. Şeybani’nin karşı olduğu daha çok, Bonner’in de ifadesiyle dilenci sofulardı (Bonner, 2001). Kesb tartışması, tasavvufun gelişimine paralel olarak gelişmiştir. Kesb ile ilgili görüş ifade eden tasavvuf âlimlerinden biri Ahmed b. Harb en-Nisaburi (ö. 234/848) olmuştur. İbn Harb, Bağdat ile bağlantısı olan Horasan’da etkili bir tasavvuf âlimi idi. Sonraki dönemde gelişecek olan Kerramiyye’nin kurucusu Muhammed b. Kerram dahil, bir çok taraftarı bulunmaktaydı. İbn Harb, servet biriktirmeye karşı İbn Kerram kadar olmasa da, olumsuz bir tutum beslemekteydi (Bonner, 2001).

Şeybani döneminde olduğu gibi Serahsi’nin döneminde de tasavvuf düşüncesi içerisinde İslâm’ın özünden uzaklaşan, çalışma, kazanç ve servet elde etme konularına karşı olumsuz tavır takınan gruplar bulunmaktaydı. Bu gruplardan biri de Serahsi’nin şerhinde kendilerine cevap verdiği Kerrâmiyye mezhebiydi. Kerramiyye, kesb ile meşgul olmayı doğrudan haram görmese de ruhsat çerçevesinde kabul ediyordu. (Eş- Şeybani, 1997:96). Serahsi, şerhinde Kerramiyye’nin kazançla ilgili görüşlerine cevap vermiştir.

KİTABU’L-KESB

Kitabu’l-Kesb, Şeybani’nin en son yazdığı eserlerinden olmakla birlikte ne yazık ki kitabın aslı günümüze ulaşmamıştır. Elimizde, Serahsi’nin yaptığı şerh bulunmaktadır. Serahsi’nin şerhinde ise asıl metin ve şerh ayrılmadığı için orijinal metne ulaşılamamaktadır (Eş-Şeybani, 1997: 21). Serahsi, Kitabu’l-Kesb’e yaptığı şerhi el-Mebsut adlı eserinin son cildine dahil etmiştir. Orada Serahsi eser ile ilgili olarak, “… Muhammed b. Semaa’nın, Muhammed b. Hasen’den rivayet ettiği Kitabu’l-Kesb’i şerh ederek buraya koymayı uygun buldum. Kitabu’l Kesb, Muhammed’in eserleri arasındadır. Ancak meşhur olmamıştır. Çünkü Ebû Hafs ve Ebû Süleyman onu Muhammed’den dinlememişlerdir ve Hakim de onu el-Muhtasar’da zikretmemiştir” (Serahsi, 1983: 26) demektedir.

Kitabın Mebsut’ta aktarılan nüshası dışında Mahmud Arnûs tarafından 1938 yılında Kahire’de el-İktisâb fi’r-Rızkı’l-Müstetâb adlı matbu bir nüshası bulunmaktadır. Bu nüsha da Şeybani’nin orijinal metni değildir. Mebsut’ta Serahsi tarafından nakledilen kitap ile Mahmud Arnus tarafından neşredilen nüsha, isim hariç birbirlerinin aynısıdır. Bu nedenle bu nüshanın da Serahsi’nin şerhi olduğu düşünülmektedir (Şeybanî, 1993). Kitabu’l-Kesb’in matbu metinlerinden biri de Suheyl Zekkar tarafından ilk olarak 1980 yılında yayınlanan nüshadır. Bu daha sonra 1997 yılında “Risaletan fi’l-Kesb” adlı eser içerisinde yeniden basılmıştır. Sabri Orman, bu nüshanın da Serahsi’nin şerhinde yer alan eserden farklı olmadığını ifade etmektedir (Orman, 2015).

Kitabu’l-Kesb’in metni üzerine detaylı bir inceleme yapan Sabri Orman, mevcut metinlerin esas itibariyle Şeybani’ye ait olduğunu, İbn Semaa’nın Kitabu’l-Kesb’i, özetlemekten ziyade doğrudan rivayet ettiğini iddia etmektedir. Orman, mevcut haliyle Kitabu’l- Kesb’in müstakil bir kitap olmayıp, Serahsi’nin el-Mebsut adlı eserinin bir parçası olduğu görüşündedir. Ona göre, mevcut Kitabu’l-Kesb nüshaları, İbn Semaa’nın rivayet ettiği Şeybani metni ve Serahsi’nin yaptığı şerh ile iç içe geçmiş durumdadır. Orijinal metin ve şerhi birbirlerinden ayırt etmek mümkün değildir (Orman, 2015).

Kitabu’l-Kesb ile ilgili olarak yapılan çalışmalar, kitabın Şeybani’ye ait olup olmamasını, metnini ve kitapla ilgili diğer hususları tartışmaktadır. Kitabu’l-Kesb ile ilgili olarak başvurulabilecek bu çalışmaların başında Sabri Orman’ın kaleme aldığı “İslâm Entelektüel Geleneğinde İktisadi Boyutun Teşekkülü: fieybânî, Serahsî ve Kitâbu’l-Kesb” başlıklı makale gelmektedir. Sabri Orman burada metin ve içerik olarak kitabı analiz etmiştir. İkinci önemli çalışma, Abdulfettah Ebû Gudde’nin (Eş-Şeybani, 1997) çalışmasıdır. Ebu Gudde, Kitabu’l-Kesb’i yayınlamakla kalmamış, metin üzerinde önemli çalışmalar yaparak geniş bilgi vermiştir. Sabri Orman da makalelerinde Ebu Gudde’den yararlanmıştır. Yine eserin Türkçe tercümesinin başında, mütercim Mustafa Baktır (Şeybanî, 1993), Şeybani’nin hayatı ve eserlerini tanıttığı bölümde Kitabu’l-Kesb’in metni ve metinle ilgili sorunları açıklamaktadır. Son olarak Michael Bonner’ın (Bonner, 2001) , The Kitab al Kasb attributed to Al-Shaybani: Poverty, Surplus, and the Circulation of Wealth makalesine değinmek gerekir. Bonner burada metnin Şeybani’ye ait olup olmadığı konusunu ele aldıktan sonra Kitabu’l-Kesb’in iktisadi olarak analizini yapmaktadır.

 

KİTABU’L-KESB’DE SERVET, YOKSULLUK VE BÖLÜŞÜM

Eser, İslâmi ilkeleri esas alarak normatif bir üslup ile yazılmıştır. Dolayısıyla kesb, servet, yoksulluk gibi kavramlara İslâmi normlar çerçevesinde açıklamalar getirmektedir. Yazar öncelikle ileri sürdüğü görüşlere Kur’an ve Sünnetten nakli deliller sunmaktadır. Eserde aynı zamanda gündelik hayattan örnekler verilerek akli deliller sunulmak suretiyle görüşlerin kuvvetlendirilmesine ve anlaşılır olmasına çalışılmaktadır.

Kitabu’l-Kesb, ulemanın toplumsal meselelere olan ilgisinin göstergesidir. Şeybani, yaşadığı dönemde ortaya çıkan sorunların bilincinde olarak ve bu konuda toplumu aydınlatmak üzere eserini kaleme almıştır. O, kazanç peşinde koşmanın haram olduğunu iddia eden tasavvuf ehlinden bazı kimselere cevap verirken kazanç, yoksulluk, servet biriktirme ve infak konularını ayrıntılı olarak açıklamıştır. Böylece yaşadığı dönemin ekonomik ve sosyal durumunun bir ürünü olarak ortaya çıkan sorunlara İslâmi normlardan ayrılmadan dengeli bir çözüm üretmeye çabalamıştır. Serahsi de, Şeybani ile benzer bir yolu takip etmek suretiyle kendi döneminin sosyal ve ekonomik problemlerine çözümler sunmuştur.

Kitabu’l-Kesb içerisinde Şeybani’ye ait kısımlar tam olarak belli olmadığı için açıklamalarda görüşleri doğrudan kitaba dayandırmayı uygun bulduğumu burada belirtmek isterim. Ancak Serahsi tarafından Şeybani’ye nispet edilen yerlerde görüşleri doğrudan Şeybani’ye dayandırdım.

 

KAZANÇ VE SERVET

Servet elde etmenin yolu kazanç ile meşgul olmaktır. Böyle olunca Kitabu’l-Kesb öncelikli olarak kazancı açıklıyor. Şeybani, iktisab kelimesinin değişik kullanımları olduğunu vurgulamakla birlikte mutlak olarak kullanıldığında mal kazanma anlamına geldiğini belirtiyor. İktisab kelimesi dini literatürde helal yollardan mal elde etmek anlamına gelmektedir (Eş-Şeybani, 1997: 70). Şeybani, kesbin kelime anlamını açıkladıktan sonra İslâmi normlar çerçevesinde onun hükmünü açıklamaya geçiyor ve kesb talebini ilim talebi ile kıyaslıyor. Şeybani’ye göre kesp talebi, her Müslümanın üzerine, tıpkı ilim talebinde olduğu gibi farzdır. Şeybani farz olan ilimden kastının, ilmihal bilgisi olduğunu da belirtiyor. İlmihal bilgisi ile kişinin üzerine farz olan şeyleri yapabilmesi için ihtiyaç duyduğu bilgiyi anlatmak istiyor (Eş-Şeybani, 1997). Burada İbn Mes’ud’dan Resulullah (s.a.v)’ın şu hadisi naklediliyor “Kazancı aramak her Müslümanın üzerine farzdır” (Eş-Şeybani, 1997: 71) Ayrıca kazanç peşinde koşmanın farz oluşu, başka hadisler ve Ömer İbnü’l-Hattab’ın sözleriyle takviye ediliyor.

Kitabu’l-Kesb, kazanç elde etmenin farz oluşunu sadece nakil yoluyla açıklamakla yetinmiyor. Onu akli delillerle de destekliyor. Bu desteklerinin başında farzları yerine getirmeye yardımcı olan şeylerin de farz olduğu delilidir. Şöyle ki, farzların yerine getirilmesi ancak bedenin bunları yerine getirebilecek güce sahip olmasıyla mümkündür. Bu da gıda ihtiyacını karşılamakla gerçekleşir. Gıda temininin de bir takım yolları vardır. Şeybani, gıda temininin üç yolundan bahsediyor. Bu yollardan ilki otorite kullanarak zorla almak, ikincisi yağmalamak ve üçüncüsü helal yoldan çalışarak kazanmaktır. Yağmalamak, dinin yasakladığı ve cezası olan bir suçtur. Otorite kullanmak suretiyle zorla almak ise toplumda fesada yol açar. Fesat ise Allah’ın sevmediği bir iştir. Öyleyse geriye çalışarak kazanmak kalıyor (Eş-Şeybani, 1997: 73). Şeybani’nin kesbin farz oluşuna diğer delili de bütün peygamberlerin kazanç elde etmek için bir işle meşgul olmaları ve her birinin bir meslek sahibi olmasıdır (Eş-Şeybani, 1997: 74-80).

Böylece Kitabu’l-Kesb, kazanç ile meşgul olmayı haram gören kimselere gerekli cevabı veriyor. Bunların yanlış görüşlerine karşı ashabın ibadetlerini yerine getirmekle birlikte kazançla meşgul olmaları delil getiriliyor. Alışverişin ve kesb ile meşgul olmanın cevazına Kur’an’dan deliller zikredildikten sonra kesbin zorunluluğu ile ilgili en kuvvetli delilin peygamberlerin de rızık peşinde koşmaları olduğu tekrar ediliyor (Eş-Şeybani, 1997: 80).

Şeybani, kesb meselesinde delillerle kendi görüşünü açıkladıktan sonra sofilerin kendi iddiaları ile çelişen davranışlarını ortaya koyuyor. Kesbi haram gören bazı tasavvuf ehlinin, kendi el emeği ile geçinen insanların kazançlarından ikram ettikleri şeyleri almaktan kaçınmamalarını hayret verici buluyor. Çalışarak bir şeyler kazanmanın haram olması durumunda bu yolla elde edilen malı almanın da haram olacağına işaret ediyor. Nasıl ki şarabın ticaretini yapmak Müslümanlara helal değilse, haram ile elde edilen diğer şeylerin de Müslümanlara haram olacağını vurguluyor (Eş-Şeybani, 1997: 95). Kesb meselesi farz olarak değerlendirildiğine göre Kesb’in ne kadarının farz olduğu sorusu akla geliyor. Kitabu’l-Kesb’de kazanç mertebelere ayrılıyor. Bu derecelere ayırma sadece ferdi sorumluluklar yönünden değil aynı zamanda topluma karşı yerine getirilmesi gereken sosyal sorumluluklar yönünden de yapılıyor. Böylece ferdi sorumluluklar ve sosyal sorumluluklar olmak üzere kişinin kazanç dereceleri belirleniyor (Orman, 2016). Şeybani, kesbin farz oluşunu açıkladığı bölümde, bedeni ayakta tutacak kadar gıda, avret mahallini örtecek kadar giysiden bahsetmekteydi. Aynı şekilde insanın mutlaka karşılanması gereken zaruri ihtiyaçlarından bahsediyor. İnsanın dört temel ihtiyacı bulunduğunu söylüyor. Bunlar yemek, içmek, giyinmek ve mesken ihtiyacıdır (Eş Şeybani, 1997). Zikredilen dört temel ihtiyaçtan karşılanması zaruri olan miktar, vücudu ayakta tutmaya yetecek kadardır. Bu miktarın kazanılması farzdır. Çünkü farzların yerine getirilmesi ancak bununla mümkündür. Resulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Kim (ailesinden ve kendinden) emin bir şekilde, vücudu sıhhatli, yanında bir günlük yiyeceği bulunduğu halde sabahlarsa, sanki dünyaya tamamıyla sahip olmuş gibidir” (Eş-Şeybani, 1997: 121-122). Bu dört temel ihtiyacın farz olan miktarının üzerinde başka bazı ilaveler de bulunmaktadır. Kişinin borcu varsa borcunu ödeyecek kadar, eş ve çocukları varsa onlara yetecek kadar kazanması farzdır. Aynı şekilde kişinin yanında geçim sıkıntısı çeken anne ve babası olması durumunda, onların ihtiyaçları için çalışması da farzdır (Eş-Şeybani, 1997: 122-128). Temel ihtiyaçları karşılayacak bir çalışmanın farz olduğu hususunda şüpheleri ortadan kaldıracak bir açıklama ortaya konuluyor. Özetle ifade edilirse dünya nizamı kesb, yani çalışıp gayret etme üzerine kurulmuştur. Kıyamete kadar âlemin devamlılığını isteyen Allah-u Teâla, onun nizamının devamlılığı için kullarının çalışıp çabalamalarını sebep kıldı. Öyleyse, “Rızık peşinde koşmak, ilim aramanın farz olduğu gibi farzdır” (Eş-Şeybani, 1997: 101). Anne ve babanın dışındaki akrabalar için çalışmak farz olarak görülmese de onlara yardım etmenin güzel bir hareket olduğu olduğu ifade ediliyor (Eş-fieybani, 1997: 129).

Farz olan miktarın temininden sonra kişinin kendisi ve ailesi için biriktirdiği şey, rızıkta bir genişlik olarak kabul ediliyor (Eş-Şeybani, 1997: 125). Buradan kişinin bireysel sorumluluklarının kendisi, ailesi ve anne babasının ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu görüyoruz. Bunlar içerisinde hayati olan ihtiyaçların karşılanması farzdır. Bunun üzerinde olanlar ise mendub kapsamına girmektedir. Her ne kadar Kitabu’l-Kesb’de açıkça ifade edilmemiş olsa da, yapılan derecelendirmeden İslâm şeriatının gayesi olan kulların dünya ve ahiret maslahatlarının temini ilkesine dayanıldığı görülmektedir. Şeybani ihtiyaçlara hiyerarşik bir yaklaşımla bakmaktadır. Ona göre mutlaka karşılanması gereken ihtiyaçlar farz, bunun üzerindekiler ise mendub kapsamına girmektedir.

Kişinin kendi üzerine farz olanı ve mendub olanı kazandıktan sonra kesbe devam ederek servet biriktirmesi ise dinin normlarına aykırı görülmüyor ve kişinin kendi arzusuna bırakılıyor. Kitabu’l-Kesb’e göre, meşru yollarla mal toplamak, servet biriktirmek mubahtır ve buna bir engel bulunmamaktadır. Selef-i salihinin bir kısmının servet biriktirmeye devam etmesi bunun delilidir (Eş-Şeybani, 1997: 131). Burada ayrıca şu hadis zikrediliyor: “Kim dünyayı helal olarak ve kötülüklerden arınmış olarak isterse, Allah-u Teâla’ya yüzü ayın on dördü gibi parlayarak ulaşır. Kim ki, sadece övünmek ve malını çoğaltmak niyeti ile toplarsa, Allah-u Teâla ona kızmış olduğu halde ona kavuşur” (Eş-Şeybani, 1997: 131).

Servet biriktirmek mubah olmakla birlikte fazilet yönüyle tartışıldığında tercih edilen görüş farklıdır. Kitabu’l-Kesb’de lüzumlu ihtiyaçların karşılanmasından sonra çalışmaya devam etmekle ilgili olarak fakihler arasında iki görüş olduğu açıklanıyor. İlk görüş kesb ile meşgul olmak ibadetle meşgul olmaktan daha faziletlidir diyenlerin görüşüdür. İkinci görüş ise temel ihtiyaçları karşıladıktan sonra ibadet ile meşgul olmanın daha faziletli olduğu yönündedir. Çoğunluğun tercihi olduğu vurgulanan bu görüş, Kitabu’l-Kesb’in de tercihidir. Enbiyanın bütün vakitlerini rızık temini ile geçirmemeleri bunun delili olarak zikrediliyor (Eş-Şeybani, 1997: 101-106).

Kitabu’l-Kesb’in yazıldığı dönemde, toplumda önemli miktarda yoksul bir kesim vardı. Aynı şekilde ikta ve ticaret yoluyla büyük servet elde etmiş kesimler de bulunuyordu. Böyle bir ortamda servete karşı olumsuz yaklaşımlar toplumda taban bulmaktaydı. Kitabu’l-Kesb, öncelikle servet edinmenin meşruluğunu ortaya koymak suretiyle servet karşıtlarına gerekli cevabı veriyor. Meşru yollarla olması kaydıyla kişinin servet edinebileceğini delillerle açıklıyor. Fakat kendi tercihinin, insanın ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra ibadet ile meşgul olması yönünde olduğunu belirterek, devrinin sürekli maddi kazanç peşinde koşarak servet biriktirmekle meşgul olan kesimlerini de itidale çağırıyor.

FAKİRLİK

Kitabu’l-Kesb’te fakirlik konusuna tamamen faziletler noktasından yaklaşılıyor ve zenginlikle karşılaştırma yapılıyor. Zenginliğin mi yoksa fakirliğin mi daha faziletli olduğu hususunda âlimlerin ihtilaf ettiği açıklanıyor. Kitabu’l-Kesb şarihi Serahsi’nin görüşü fakirliğin daha faziletli olduğu yönündedir. Serahsi, Şeybani’nin de aynı görüşte olduğunu söylüyor. “Eğer insanlar, kendilerine yetecek kadarına kanaat etseler, fazla olanı bıraksalar, sonra da ahiret işlerine yönelseler, onlar için daha hayırlı olur” (Eş-Şeybani, 1997: 107). “İnsanın, kendisi için yeterli olandan fazlasının hesabını vermesi gerekir. Fakat hiç kimse fakirlikten dolayı hesaba çekilmez. Hiç şüphesiz bir kimsenin hesaba çekilmediği şey, hesaba çekildiği şeyden daha faziletlidir” (Eş-Şeybani, 1997: 107).

Fakirliğin daha faziletli olduğu ile ilgili getirilen delillere baktığımızda akli delillerin ön planda tutulduğunu görüyoruz. Bunlardan biri hesabını vermesinin kolay olmasıdır. Çünkü insan kendisi için yeterli olandan fazlasına sahip olduğunda hesap verecektir. Fakirlikten dolayı ise hesaba çekilmeyecektir. Dolayısıyla hesaba çekilmeyeceği şey hesaba çekileceği şeye göre daha faziletli görülüyor. Fakirliğin faziletli oluşuna bir başka delil olarak ise kulun fakir olmakla, zenginliğin doğuracağı azgınlıktan emin olacağı veriliyor. İnsan için emniyetli olanın onun için daha faziletli olduğu belirtiliyor. Allah yolundan saparak azgınlığa düşen kavimleri zenginliklerinin isyana sürüklediği örnek gösteriliyor. Bir başka delil ise zenginliğin nefsin arzuladığı bir şey olmasıdır. Yaratılışta insanın ona meyli vardır ve onunla şehevi arzularını yerine getirir. Fakirlikte ise bunların hiçbirini yapamaz. Derecelerin en yücesi, şehevi arzuları yerine getirmeye uzak olandır (Eş-Şeybani, 1997: 110-111). Akli deliller ile birlikte fakirliğin daha faziletli oluşu ile ilgili nakli delillere de yer veriliyor.

Fakat burada faziletli görülen fakirliğin, kişiyi aciz bırakan, temel ihtiyaçlarını bile karşılayamadığı ve bu nedenle de insanın Allah’a itaatten uzaklaştığı bir fakirlik olmadığını şu hadisin nakledilmesinden anlıyoruz: “Ey Allah’ım, seni unutturan fakirlikten ve azdıran zenginlikten sana sığınırım” (Eş-Şeybani, 1997: 115).

İNFAKIN MERTEBELERİ VE PAYLAŞIM

Kitabu’l-Kesb, servet edinmek ile ilgili olarak herhangi bir sınır koymasa da servetin harcanmasında aynı tavrı göstermiyor. Harcamanın belirli sınırlarının olduğunu ve israfın haram olduğunu açıklıyor. Bir kimse servet sahibi olabilir ancak helal yolla kazanmış olduğu malı zayi etmesi, israf etmesi, malla büyüklenip övünmesi ve malının çoğalmasıyla gururlanması İslâmi normlara aykırıdır. “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas 28/77) “O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” (Bakara 2/205)

Kitabu’l-Kesb, israfın ayetlerle yasaklandığını vurguluyor: “Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (Araf 7/31) “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” (Furkan 25/67) Ayetlerden israfın da cimriliğin de yasaklandığı, tercih edilenin ikisinin ortası bir yol tutmak olduğu anlaşılmaktadır. Kitapta, israf konusu yemek ve giyinmek üzerine verilen örnekler ile açıklanıyor. İsrafın, İslâmi normlar ile bağdaşmadığı genel olarak bildirilmekle birlikte katı sınırlar çizilmeyerek bu konuda esnek davranılıyor. İsraf ile ilgili katı sınırlar çizilmemesi konunun fıkıhta önemli bir yeri olan örfe bırakıldığını gösteriyor. İsraf ölçüsü toplumdan topluma, çağdan çağa değişiklik gösterebilmektedir. Hatta aynı toplumda, statülere göre israf algısı farklı olabilmektedir.

İsraf yasak, servet biriktirmek serbest olunca servetin ne işe yarayacağı sorusu ortaya çıkıyor. Servet, ihtiyaç sahipleri ile paylaşmak için gereklidir. Kişi servetinden aşırılığa gitmeksizin ihtiyaç sahiplerine harcama yapmalıdır: “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma.” (İsra 17/26)

Kişinin, kendisinin ve ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olduğu kişilerin dışındakilere yardımı sosyal yükümlülükler arasında değerlendirilebilir. Sosyal yükümlülükler de ferdi sorumluluklara benzer bir şekilde normatif olarak kategorilere ayrılıyor. İhtiyacını görmekten aciz olan kimselerin ihtiyaçlarının karşılanması, toplumun varlıklı kesimlerinin sorumluluğudur ve farz-ı kifayedir. Yani toplumun belirli bir kesiminin yapması ile diğerlerinden sorumluluk kalkıyor. Fakat bu görev yerine getirilmezse toplumda bunu yerine getirmekle yükümlü herkes müştereken sorumlu oluyor. Kitabu’l-Kesb’de bu konuda ilk olarak paylaşılan örnek, evinden çıkmaya dahi güç yetiremeyecek durumda olan aciz kimsedir. Evinden çıkmaktan ve rızık aramaktan aciz olan muhtaçları doyurmak farzdır. Resulullah (s.a.v), “Bir kimse kendisi tok iken komşusu aç olarak gecelerse, bana hakkıyla iman etmiş olmaz” buyuruyor. Aç olan kimse ölse, onun bu halini bilen hiç kimse onu doyurmasa, hepsi de günaha iştirak ederler. Muhtacın durumunu bilen kimse, yanında ona verebilecek bir şeye sahip değil fakat diğer insanlara haber vermeye muktedir ise ona, diğer insanlara haber vermek farz olur. Dolayısıyla bu kimsenin imkânı ölçüsünde ihtiyaç sahibine yardım etmesi gerekmektedir. Toplumun tüm üyeleri imkânları ölçüsünde sorumluluklarını yerine getirmelidir. Hiç kimse sorumluluğunu yerine getirmez ise tamamı kusurlu sayılırlar. Bir kısmı bu görevi yerine getirirse o zaman bütün toplum sorumluluktan kurtulmuş olur (Eş-Şeybani, 1997: 186-187).

İkinci olarak dışarıya çıkmaya güç yetirmekle birlikte kazanç elde etmeye muktedir olamayan kişi örnek veriliyor. Böyle bir kimsenin dışarıya çıkması gerektiği vurgulanıyor. Onun durumunu bilenlerin ise görevlerini yerine getirmesi gerekiyor. Hatta burada varlıklı kişilerin, üzerlerindeki farzı eda etseler dahi muhtaç olan kimseye yardım etmeleri gerektiği bildiriliyor (Eş-Şeybani, 1997: 187).

İslâmi ilkeler yönünden bakıldığında insan için faziletli olan, dünya nimetlerinden zaruri olanla yetinmek, kazandığının fazlasını ise ahiret için göndermektir. Resulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Kulun ayağı kıyamet günü, dört şeyden hesaba çekilmedikçe Rabinin katından ayrılmayacaktır: Ömrünü nerede harcadığından, gençliğini nerede tükettiğinden, malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından” (Eş-Şeybani, 1997: 247). Şayet mal, Allah’ın rızasını kazanmak için sarf edilmiş ise, Allah katında hesabı, bedenin istek ve arzularına harcanmasından daha kolay olacaktır (Eş-Şeybani, 1997: 248).

Toplumsal sorumluluklar açısından şu hususa dikkat edilmesi gerekiyor. Yoksulların ihtiyaçlarının giderilmesi farz-ı kifaye ve yoksulların varlıklı kimselerin malları üzerindeki haklarıdır. Zengin, malının hakkını eda etmek zorundadır (Eş-Şeybani, 1997: 187). Kitabu’l-Kesb’de muhtaç kimselerin varlıklı kimselerin malları üzerinde hayatta kalmalarını sağlayacak kadar hakları olduğu açıkça belirtilmektedir. Yani yoksulların hayati ihtiyaçlarının karşılanması, toplumsal bir görev olmanın yanında muhtaçların talep yetkisine sahip olduğu hukuken tanınmış bir haktır (Orman, 2016).

Kitabu’l-Kesb, servet edinmenin meşruluğunu açıkladıktan sonra bunun gayesini de açıklıyor. Böylece toplumun servet sahibi kesimlerine sorumluluklarını hatırlatıyor. Zenginlik ve fakirliği faziletler noktasında karşılaştırıp, fakirliği zenginliğe tercihi bunun göstergesidir. Çünkü servet sahiplerinin sorumlulukları yoksullara göre daha fazladır. Sorumluluklarından ancak, meşru yolla kazandıkları mallarını yine meşru yollara harcamakla kurtulabilirler. Bunun yolu da paylaşmaktır. Toplumun ihtiyaç sahibi kesimlerinin ihtiyaçlarını görmektir. Bu onların yapacakları bir lütuf olmaktan öte bir görevdir.

Kitabu’l-Kesb’in yazarı Şeybani’nin ve şarihi Serahsi’nin yaşadığı dönemin, sosyal ve ekonomik koşullar yönüyle günümüzle bazı benzerliklerinin olduğunu söylemek hata olmaz. Şeybani ve Serahsi’nin çağlarında, İslâm dünyası maddi refah olarak tarihinde görmediği bir zenginliğe kavuşmuştu. İslâm dünyasının maddi refahında ticaret ve toprak sahipliğinin rolü büyüktü. Bununla birlikte dönemin siyasi ve sosyal olaylarına baktığımızda refahın toplumsal gruplar arasında dağılımında sorun olduğu görülüyor. Şeybani’nin döneminden başlayıp devam eden siyasi ve ideolojik akımların ve bunların neticesinde ortaya çıkan karışıklıkların, bu eşitsizlikten kaynaklanan sosyal yapıdan beslendiği görülüyor. Abbasilere karşı yapılmış birçok başkaldırı, toplumun yoksul ve ayrımcılığa uğramış halk kesimlerinden destek buluyordu. İkta sahipliği veya ticaretle önemli servete kavuşmuş sınırlı bir kesimin karşısında yoksulluk içerisinde yaşamak zorunda kalan esnaf ve köylü grupları ile birlikte olumsuz koşullarda çalıştırılan büyük miktarlarda köle vardı. Bu kesimler, farklı ideolojik amaçlarla ortaya çıkmış olsa da İslâmi söylem ve kavramları kullanarak taraftar bulmaya çalışan akımların içerisine rahatlıkla girmekte ve yönlendirilmekteydi. Böyle bir ortamda servet, yoksulluk ve paylaşım konularına uç noktalardan yaklaşan gruplar ortaya çıktı. Bir tarafta tamamıyla servete ve servet sahiplerine düşmanlık yapan kesimler bulunuyordu. Diğer tarafta ise sınırsız servet sahibi olup bu serveti ölçüsüzce kullanan kesimler vardı. Şeybani’nin Kitabu’l-Kesb’i yazmaktaki amacının bu iki uç görüşe karşı orta bir yol ortaya koymak olduğu anlaşılıyor. O, Kitabu’l-Kesb’de, servet sahibi olmayı tümüyle olumsuz gören taifelerin görüşlerinin yanlışlığını açıklıyor. Aynı zamanda serveti üzerinde kendisinin sınırsız tasarruf sahibi olduğunu düşünen kimselerin yanlışlığını ortaya koyuyor.

Şeybani, eserinde toplumu dengeye taşıyacak bir yol izliyor. O, İslâm’ın serveti kötü görmediğini, dolayısıyla servet biriktirmek için çalışmada sorun olmadığını açıklıyor. Buna ek olarak servetin kullanımı üzerinde duruyor. Kişilerin servetlerini keyfi olarak kullanamayacaklarını, servetin toplumun ihtiyaçları için kullanılması gerektiğini de vurguluyor. Serahsi de Şeybani ile aynı yolu takip ediyor ve asıl metinle iç içe girmiş şerhinde benzer konuları tartışıyor.

Kitabul’l-Kesb, bize toplumsal dengeleri korumanın önemini gösteriyor. Toplumun dengesinin korunması ise kişinin ferdi ve sosyal sorumluluklarını yerine getirmesi ile yakından alakalıdır. Toplumun iktisadi dengesini sağlamanın ilk yolu kazanç yani üretim faaliyetlerinde bulunmaktır. Meşru yollarla kazanç elde etmeye ve dolayısıyla servet sahibi olmaya getirilecek sınır, dengeye ulaşmanın önünde engeldir. Bununla birlikte elde edilen servet, toplumun yararına kullanılmalıdır. Servetin toplumun yararına kullanılmasının ilk yolu, ihtiyaçlarını karşılamada yeterli güce sahip olmayan yoksul kesimlere dönüşünün sağlanmasıyla olur. Meşru yollarla elde edilen servetin tekrar topluma dönmesi, servetin belirli ellerde güç haline gelmesine engel olacak ve eşitsizliğin giderilmesine katkı yapacaktır. Toplumda gelir eşitsizliğini ortadan kaldırmaya yönelik adımlar, toplumsal dengenin kurulmasına hizmet edecektir.

Kitabu’l-Kesb’in en dikkat çekici özelliklerinden birisi, servet edinmenin meşruluğunu açıklamasından ziyade, paylaşımın gerekliliğini açıklamasıdır. Kitabın gerek zenginlik ve fakirliğin tartışıldığı gerekse de infak konusunun tartışıldığı bölümlerinde bu husus ortaya çıkmaktadır. Kitapta, fakirliği zenginliğe üstün görülmesinin en önemli gerekçelerden biri zenginliğin hesabının zorluğuydu. İnfak konusunda ise kişinin servetini istediği gibi harcayamayacağı, belirli sınırlara uyması gerektiği vurgulanıyordu. Aynı zamanda sahip olunan servet üzerinde yoksulların hak sahibi olduğu, bunların ihtiyaçlarının karşılanmamasının bütün bir toplumun gücü nispetinde sorumluluğu olduğu belirtilmekteydi. Kitabu’l-Kesb’in de belirttiği gibi, servete meyil daha yüksektir. Böyle olunca servet biriktirmenin meşruluğunu kabul daha kolaydır. Ancak paylaşmanın zorunluluğunu kabullenme daha güçtür. Bu nedenle Kitabu’l-Kesb’de, yoksulların hakları ve paylaşım konusu ön plana çıkmaktadır. Bunun, dönemin koşullarında ortaya çıkan eşitsizliklere ve paylaşım sorunlarına bir vurgu olduğu değerlendirilebilir.

Kaynak: Bilimevi İktisat Dergisi (1. Sayı)

 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları sondevir.com sitesine aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.



Bu haber için yorum yapmak istiyorum!



İlgili Haberler