Türkiye Ekonomisi Orta Gelir Tuzağında mı

Analiz,

 

Türkiye Ekonomisi Orta Gelir Tuzağında mı?

Bu çalışma, orta-gelir tuzağı kavramının teorik arka planını açıklamayı, bu teorik çerçevede Türkiye ekonomisinin konumunu belirlemeyi ve Türkiye için bu tuzaktan çıkış stratejisinin bileşenlerini incelemeyi amaçlamaktadır.

Muhittin Kaplan

Son dönemde ekonomi politikasının en popüler konusu olan orta-gelir tuzağı üzerindeki tartışmalar, gerek uluslararası ve gerekse ülkemizde hız kesmeden ve hatta her geçen gün biraz daha alevlenerek devam etmektedir. Orta-gelir tuzağı, kısaca, orta-gelir düzeyine ulaşmış ülkelerin yüksek gelir düzeyine geçememeleri durumu olarak tanımlanabilir. Her ne kadar “orta-gelir tuzağı” oldukça yeni ve çekici bir kavram olarak yaygınlık kazanmışsa da, ekonomik büyüme ve kalkınma konularında çalışan iktisatçıların hiçte yabancı olmadığı bir konudur. Belki bu kavramın orijinal yönü, ülkeler arası gelir ve büyüme farklılıklarını, ülkelerin sermaye birikimleri arasındaki farklılık ile açıklayan neo-klasik büyüme teorisi ile ekonomik büyümenin asıl belirleyeninin ülkelerin yapısal özellikleri olduğunu öne süren ekonomik kalkınma konularının tekrar birlikte ele alınmasının gerekliliğini vurguluyor olmasıdır.

Orta-gelir tuzağı bağlamında büyüme ve kalkınma konularının günümüzde tekrar güncel iktisat politikası tartışmalarının merkezine yerleşmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi, yükselen (emerging) piyasalar olarak adlandırılan ülkelerin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Türkiye), gelişmiş ülkeler ekonomik daralma ve finansal krizlerle uğraşırken, hızlı ekonomik büyümeyi sürdürebilmeyi başarmış olmalarıdır. Bugünlerde herkesin aklındaki soru, yükselen ekonomilerdeki (özellikle Çin’deki) bu hızlı büyümenin devam edip edemeyeceği, şayet devam edecekse ne kadar bir süre ile devam edeceğidir. Bu sorunun cevabı, geleceğin dünyasında siyasi güç 

dengelerinin nasıl olacağı, dünyanın ekonomik merkezinin Asya’ya doğru kayıp kaymayacağı, ekonomik güç dengelerinin değişip değişmeyeceği, küresel piyasalarda rekabetin nasıl değişeceği sorularının da cevabını barındırmaktadır. Zira hızla büyüyen bir Çin ekonomisi (ve diğer yükselen ekonomiler), bugün yalnızca gelişmekte olan ülke ekonomilerini etkilemekle birlikte, bu hızla büyümeye devam ettiği takdirde, yakın gelecekte gelişmiş ülke ekonomilerini, küresel siyasi ve ekonomik yapıları da derinden etkileme ve değiştirme potansiyeline sahiptir.

Orta gelir tuzağı kavramının açıklığa kavuşturulması, Türkiye ekonomisi açısından da, en az küresel siyaset ve küresel ekonomi açısından olduğu kadar, önemlidir. Uzun yıllar boyunca istikrarlı bir büyüme imkânı bulamayan Türkiye ekonomisi, 2001 krizini izleyen dönemde, makroekonomik istikrarı sağlamış ve 2002-2007 yılları arasında hızlı büyüme trendini yakalamıştır. Bununla birlikte, Türkiye ekonomisinin 2007 yılı sonrasında büyüme oranlarında yaşadığı dalgalanmalar (küresel krizin etkisi dikkate alınsa dahi), Türkiye ekonomisi için hızlı büyüme trendinin sürdürülebilirliği konusunda kuşkuları arttırmıştır. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye ekonomisinde gözlemlenen büyüme oranlarındaki dalgalanma ve yavaşlama eğiliminin, dış faktörlerden ziyade ekonominin orta-gelir tuzağına düşmesinden kaynaklanmış olabileceği yönündeki düşünceler yüksek perdeden dillendirilmeye başlanmıştır.

Bu bilgiler ışığında, orta-gelir tuzağı konusunun detaylı bir analizinin hem Türkiye ekonomisi ve hem de değişen dünya ekonomisinde Türkiye ekonomisinin yeri açısından son derece önemli olduğu görülmektedir. Bu noktadan hareketle bu çalışmada, önce orta-gelir tuzağı kavramının teorik arka planı ele alınacaktır. İzleyen bölümde, orta-gelir tuzağına düşen ülkelerin özellikleri analiz edilecek ve muhtemel bir tuzaktan çıkış politikaları araştırılacaktır.

Bu bağlamda, Türkiye ekonomisinin konumu belirlenmeye çalışılacak, orta-gelir tuzağına düşmemek veya düşülmüş ise orta-gelir tuzağından çıkılabilmesi için nelerin yapılması gerektiği tartışılacaktır. Son olarak, yüksek gelir düzeyine çıkmış ülke tecrübelerinin ışığında, Türkiye için orta-gelir tuzağından çıkış stratejisinin ne olması gerektiği konusunda politika önerileri sunulacaktır.

ORTA GELİR TUZAĞI NEDİR?

Ülkelerin temel iktisadi problemi, halkının refah düzeyini arttırmaktır. Düşük gelirli ancak istikrarlı büyüyen bir ülkenin belli bir süre sonra orta gelirli, orta gelirli ve istikrarlı büyüyen bir ülkenin ise yüksek gelirli ülke kategorisine geçmesi beklenir. Düşük gelir grubundan orta gelir grubuna geçmenin görece kolay ve hızlı olacağı genel kabul gören bir görüştür. Kırsal ekonomideki “emek fazlası” dolayısıyla ucuz emek, hazır standart teknoloji kullanan hafif tüketim malı sanayilerindeki yüksek karlar, sermaye birikimini arttırmakta ve ekonomik büyüme hızlı olmaktadır. Ancak bu büyüme performansının aynı şekilde orta gelir düzeyinde sürdürülmesi mümkün olmamaktadır. Çünkü bir önceki dönemin kolay büyüme kaynakları olan kırsal kesimden gelen ucuz emek, kentleşme ile azalmış ve ücretler artmış, sermaye yatırımlarının uyardığı karlâr azalmış, kolayca taklit edilebilen hafif sanayi teknolojileri yetersiz hale gelmiştir. Haliyle, kişi başına milli geliri istikrarlı bir şekilde arttırmak her ülke ve bölge için mümkün değildir. Bazı ülkelerde kişi başına milli gelirdeki hızlı artışı durgunluk ve hatta gerileme takip ederken, orta gelir seviyesine ulaşmış ülkelerin belirli bir gelir bandına sıkışıp kalma riskinin olduğu, bir üst gruba geçememe risklerinin olduğu iddia edilmektedir. Bu noktadan hareketle, “orta-gelir tuzağı” kısaca, düşük gelir düzeyinden orta gelir düzeyine yükselmeyi başarmış olan ülkelerin orta-gelir düzeyinde durgunlaşması ve gelişmiş ülke düzeyine ulaşamaması durumu olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, orta-gelir tuzağı kavramının tanımı üzerinde tam bir uzlaşmanın olduğunu söylenemez.

Orta-gelir tuzağı kavramının tanımı üzerinde uzlaşma olmamasının en önemli sebebi, gelir gruplarının tanımlanmasında farklı metodolojilerin kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Bazı çalışmalar, orta-gelir tuzağını ülkelerin sahip olduğu, eğitim, çocuk ölüm oranları, fakirlik gibi özelliklerinden hareketle tanımlamaktadırlar, Dünya Bankasının ülke sınıflandırmasında olduğu gibi. Dünya Bankasının 2016 sınıflandırmasına göre, kişi başına gayri safi milli gelir düzeyi 1.006-3955 dolar bandına sıkışmış ülkeler düşük orta-gelir tuzağına ve 3.956-12.235 dolar bandına sıkışıp kalan ülkeler üst orta gelir tuzağına düşmüş demektir. Spence (2011)’e göre, kişi başına gelir düzeyi 5.000 dolar ile 10.000 dolar arasında olan ülkeler orta-gelirli ülkelerdir. Eichengreen vd. (2013), ülkelerin kişi başına gelir düzeylerindeki büyüme hızlarından yola çıkarak yaptıkları sınıflandırmaya göre, kişi başına gelir düzeyi (2005 sabit fiyatlarıyla) 11.000-16.700 dolar bandında sıkışıp kalan ülkeleri “orta gelir tuzağındaki” ülkeler olarak tanımlamaktadırlar. Felipe vd. (2012), satın alma gücü paritesine göre kişi başına gelir düzeyi 1990 sabit fiyatları ile 2.000-7250 dolar arasında olan ülkeleri düşük orta-gelirli ve 7250-11.750 dolara aralığında olan ülkeleri üst-orta gelirli ülkeler olarak sınıflandırmaktadır. Görüleceği gibi, orta-gelir düzeyi için kritik eşiğin belirlenmesinde farklı yöntemler ve veri setleri farklı gelir aralıkları belirlemişlerdir. Bununla birlikte, hemen belirtelim ki, yukarıda bahsedilen bütün çalışmalarda Türkiye orta-gelirli bir ülke olarak tanımlanmış ve orta-gelir tuzağına düşen ülkeler arasında yer almamaktadır. Biz bu çalışmamızda, Felipe vd.(2012) sınıflandırmasını ve yukarıda belirttiğimiz gelir aralığını dikkate alacağız.

Felipe vd. (2012) sınıflandırmasında, satın alma gücü paritesine göre kişi başına gelir düzeyi 1990 sabit fiyatları ile 2.000-7.250 dolar arasında olan ülkeler düşük orta-gelirli ve 7.250- 11.750 dolara aralığında olan ülkeleri üst-orta gelirli ülkeler olarak tanımlanmaktadır. Bu kritere göre dünya ülkeleri incelendiğinde, alt-orta gelir düzeyinde ortalama kalma süresi (ortanca ile hesaplanmıştır) 28 yıl, üst-orta gelir düzeyinde ortalama kalma süresi 14 yıldır (Felipe vd., 2012). Bu sınıflandırmaya göre, Türkiye ekonomisi 1955 yılında 2.000 dolar sınırını geçerek düşük gelirli ülke grubundan düşük orta-gelirli ülke grubuna terfi etmiştir (1955 yılında Türkiye’nin satın alma gücü paritesine göre kişi başına geliri 1990 sabit fiyatları ile 2.093 dolardır). Türkiye, üst-orta-gelir düzeyinin kritik değeri olan 7.250 doları 2005 yılında aşmayı başarmış ve üst-orta-gelirli ülke grubuna yükselmiştir. Bununla birlikte, Türkiye’nin alt-orta gelir düzeyinden kurtulması tam 50 yıl almıştır. Türkiye bu rekoru Costa Rica (54 yıl) ve Bulgaristan’la (53 yıl) paylaşmaktadır.

ORTA GELİR TUZAĞININ TEORİK ARKA PLANI

Dünyadaki bütün ülkelerin iktisadi hedefi, halkının refahını en yüksek düzeye çıkaracak ekonomi politikalarını, kalkınma stratejilerini belirlemek ve uygulamaktır. Bununla birlikte, dünya yüzeyinde yer alan ülkelerin refah düzeyleri arasında önemli farklılıkların olduğu görülmektedir. Refah düzeyinin ölçütü olarak kişi başına gelir düzeyi alındığında, ülkeleri üç gruba ayırabiliriz: düşük gelir grubuna, orta-gelir grubuna ve üst gelir grubuna ait ülkeler. Haliyle, düşük gelir grubundaki ülkelerin amacı orta-gelir grubuna yükselmek, orta-gelir düzeyindeki ülkelerin amacı üst gelir grubuna yükselmek, üst gelir grubundaki ülkeler ise halklarının refah düzeyini daha da arttırmak peşindedirler. Bu noktada sorulması gereken birinci soru, “Düşük gelir grubuna dâhil olan bir ülke, önce orta ve sonra da üst gelir grubuna nasıl yükselebilir ve bu gelişmeyi sağlayacak olan büyüme sürecinin belirleyenleri nelerdir?” olmalıdır. İkincisi ise, bu süreç, otomatik, kendiliğinden gerçekleşecek bir süreç midir, yoksa hedefe ulaşmak için aktif politikalara başvurmak gerekir mi? Bu soruların ekonomik büyüme yazınında iki farklı şekilde cevaplandırıldığını görüyoruz.

Bu yaklaşımların ilki olan neo-klasik Solow büyüme teorisinin bir uzantısı olan yakınsama hipotezine göre, fakir ülkeler zengin ülkelerden daha hızlı büyürler ve uzun dönemde kişi başına gelir açısından zengin ülkeleri yakalarlar. Diğer bir deyişle, uzun dönem dengesinde kişi başına gelir bütün ekonomiler için aynı olacaktır. Bu duruma “koşulsuz yakınsama” denir. Fakir ülkeler gelişmiş ülkelerden, başlıca iki sebepten dolayı, daha hızlı büyüme potansiyeline sahiptirler: fakir ülkelerde yeterli sermaye olmadığından sermayenin marjinal verimliliği bu ülkelerde zengin ülkelere göre daha yüksektir, haliyle sermaye zengin ülkelerden fakir ülkelere akacaktır; fakir ülkeler zengin ülke kurumlarını, üretim teknolojilerini ve yöntemlerini kolayca kopyalayabilirler. Fakat veriler fakir ülkelerin, zengin ülkeleri uzun dönemde yakalayacağı öngörüsünü desteklememektedir. Fakirlerin hep fakir kaldıkları, zenginlerin ise zengin olmaya devam ettikleri, kısacası koşulsuz yakınsamanın gerçekleşmediği görülmektedir. Bununla birlikte, benzer özelliklere sahip ülkelerin benzer hızda büyüdüklerine ve benzer gelir düzeylerine ulaşabildiklerini gözlemliyoruz.

Ülkelerin gelir düzeylerinin yakınsamamasının ve hatta ayrışmasının sebeplerini 90’lı yıllarda ortaya atılan içsel büyüme modelleri (Romer, 1990) açıklığa kavuşturmuştur. İçsel büyüme modelleri, ülkelerin düşük gelirli olmalarının veya orta gelirli olmalarının, onların zengin ülkeleri yakalamada başarılı olabilmeleri için yeterli olmadığını göstermiştir. Diğer bir deyişle, içsel büyüme modeli, yakınsamanın koşulsuz olduğunu, her durumda fakir ülkelerin zengin ülkelerini yakalayacağını öngören ve bunu dışsal teknoloji, sermayenin azalan verimleri ile açıklayan neo-klasik koşulsuz yakınsama hipotezini eleştirmekte ve şayet yakınsama varsa yakınsamanın asıl kaynağının beşeri sermaye ve araştırma ve geliştirme (AR-GE) dışsallıklarının olduğunu göstermektedir. Bu teoriye göre, beşeri sermaye AR-GE büyümeye içseldir ve sermayenin azalan verimlerini ortadan kaldıracak şekilde verim artışına sebep olurlar. Haliyle, ülkelerin ekonomik büyüme hızını belirleyen, ülkelerin ulaşmayı başarabildiği beşeri sermaye, AR-GE ve inovasyon düzeyleridir. Bu özellikler açısından benzer ülkeler, benzer büyüme hızlarına sahip olacaklar ve haliyle benzer ülkelerin gelirleri yakınsayacaktır, yani yakınsama koşulludur.Kısaca, koşullu yakınsama hipotezine göre, fakir ülkeler zengin ülkelere değil ülkeler, kendi yapısal özellikleri tarafından belirlenen kendi uzun dönem dengelerine yakınsayacaklardır. Haliyle kendi uzun dönem dengelerinden ne kadar uzak iseler o kadar hızlı büyüyecekler, uzun dönem dengelerine yaklaştıklarında büyüme hızları azalacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, gelişmiş ülkelere yaklaştıklarında değil, kendi dengelerine yaklaştıklarında büyüme hızlarının düşeceği gerçeğidir. Daha açık bir ifade ile, benzer özelliklere sahip ülke grupları benzer büyüme süreçlerine ve haliyle benzer gelir düzeylerine sahip olacaklardır. Bu noktadan hareketle, orta-gelirli ülkelerin kendilerine has özellikleri vardır ve bu yapısal özellikleri onların büyüme hızlarını ve uzun dönem denge durumlarını belirlemektedir. Haliyle, orta-gelirli bir ülke, gelişmiş ülke özelliklerine sahip oluncaya kadar orta-gelir düzeyinde kalacak, diğer bir deyişle orta-gelir tuzağına yakalanacaktır. Bir sonraki bölümde, orta-gelir düzeyine sahip ülkelerin özelliklerini ve orta-gelir tuzağından neden çıkamadıklarını açıklayacağız. Daha sonrada, orta-gelir tuzağından çıkmak için nelerin gerekli olduğunu belirteceğiz.

ORTA GELİR TUZAĞINA DÜŞME NEDENLERİ

Ülkeler orta-gelir tuzağına neden düşmektedirler? Bunun sebebi, bir önceki bölümde açıklandığı gibi, ülkeleri üst-gelir grubuna çıkartacak sürekli ve istikrarlı ekonomik büyümenin kendiliğinden, otomatik olarak gerçekleşmemesidir. Orta-gelir tuzağına düşmemek veya tuzaktan kurtulmak için fakirlikten zenginliğe giden sürecin bilinçli bir şekilde öngörülmesi, planlanması ve doğru yönetilmesi gerekmektedir. Ayrıca, zenginleşme sürecinin her bir aşamasında uygulanması gerekli politikaların doğru olarak belirlenmesi gerekmektedir. Bütün süreci kapsayan tek bir politika olmadığının bilincine varılmalıdır. Hatta bir üst gelir grubuna çıkabilmek için, büyüme süreçlerinin çok daha hassas bir şekilde planlanması gerektiğinin, çok daha detaylı politikaların oluşturulmasının gerekli olduğunun, gelir basamaklarında yükseldikçe bu işlemlerin çok daha hassaslaştığının ve zorlaştığının farkında olunmalıdır.

Hiç şüphe yok ki, ülkelerin bir üst gelir grubuna geçebilmek için istikrarlı bir şekilde uzun dönemli yüksek büyüme hızlarını başarabilmeleri gerekir. Bunun içinde, ekonomik yapılarının uzun dönemli yüksek büyüme hızını destekleyecek nitelikte olması gereklidir. Aslında, orta-gelir tuzağına düşen ülkeler, bir süre yüksek büyüme göstermiş ancak bir üst gelir grubunun gerekli kıldığı yapısal değişimi gerçekleştiremedikleri için, bunu zamanla kaybederek uzun vadeye yayamamış olanlardır. Diğer bir deyişle, ülkelerin orta-gelir tuzağına düşmelerinin en temel nedeni, kendilerini düşük gelir grubundan orta-gelir grubuna başarılı bir şekilde taşıyan büyüme stratejilerinin, orta-gelir grubundan da üst gelir grubuna geçmelerine yardımcı olacağı yanılsamasına kapılmalarıdır. Oysa yukarıda da açıklandığı üzere, her bir gelir grubuna dâhil ülkelerin kendilerine özgü özellikleri vardır ve haliyle bir üst gelir grubuna çıkabilmek için o ülke grubuna ait ülkelerin yapısal özelliklerini kazanmak gerekir.

Bu konuda bize yaşanmış tecrübeler yardımcı olabilir. Zira gelişmiş ve gelişmekte olan ülke grupları incelendiğinde, benzer gelir grubuna ait ülkelerin benzer ekonomik ve sosyo-ekonomik özelliklere sahip oldukları görülmektedir. Her bir gruba ait özelliklerin belirlenmesi, bir yandan ülkelerin neden orta-gelir düzeyinde tuzağa düştüğünün, diğer yandan da bu tuzaktan nasıl kurtulabileceğinin ipuçlarını verecektir.

Ülkelerin orta-gelir tuzağına düşmelerinin birinci sebebi, orta-gelirli ülkelerin, karşılaştırmalı üstünlüklerinin kaynağını ucuz emekten, yüksek katma değerli aktivitelere kaydıramamalarıdır. Düşük-gelir düzeyinden orta-gelir düzeyine geçmek görece olarak, orta-gelirden üst-gelir düzeyine çıkmaktan çok daha kolaydır. Düşük gelirli ülkelerin en temel özelliği, yatırımların ve tasarrufların yetersiz olması, nüfusun büyük çoğunluğunun kırsal kesimde yaşaması ve verimliliğin düşük olduğu tarımda istihdam edilmesidir. Kırsaldan kente doğru artan göç dolayısı ile oluşan ucuz ücret sayesinde, emek faktörünü düşük verimli tarım faaliyetinden yüksek verimli imalat sanayii kollarına kaydırmak sureti ile hızla büyürler. Fakat zamanla, kentleşme oranındaki artış ve sanayileşmedeki artışla birlikte ücretler yükselmeye başlar ve ülke karşılaştırmalı üstünlüklerini ucuz emek sunan ülkelere kaptırır. Orta-gelir düzeyine ulaşan bu ülke şayet yüksek katma değerli aktivitelerde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olamamışsa, orta-gelir tuzağına düşmüş demektir. 

İkinci olarak, yatırım oranlarındaki artış, düşük gelir grubundan ekonomiyi orta-gelir grubuna taşıyan en önemli değişkenlerden birisidir. Fakat ekonomik büyümeyi sağlayabilmek için geleneksel sektörlere uygulanan yatırım teşvikleri, bu alanlarda aşırı yatırıma yol açar. Yatırımların yüksek olması kaynakların etkin dağılmamasına yol açtığı için sonuçta büyüme oranı yavaşlayacak, ülke orta-gelir tuzağına düşecektir.

Üçüncüsü, alt-gelir grubundan orta-gelir grubuna geçişte ihracatın arttırılması çok önemlidir. Gelişmekte olan ülkelerde ihracatın arttırılması için sıkça başvurulan kolay ve etkin yöntem ülkenin döviz kurunun yükseltilmesi, yani yerli paranın aşırı değer kaybetmesidir. İhracatı arttırmak için döviz kurunu bilinçli olarak düşük değerde tutulması kısa dönemde etkin bir politikadır fakat uzun önemde bu ülkelerin orta-gelir tuzağına düşmelerine sebep olabilir. Bunun sebebi, düşük katma değerli, kalifiye olmayan emek yoğun sektörlerde imalat yapan firmalar düşük değerli para dolayısı ile karlılıklarını devam ettirme imkânı bulacaklarından dolayı, teknoloji geliştirme çabası içerisine girme ihtiyacı duymayacaktır. Düşük katma değerli sektörlerden oluşan bir ekonominin hızlı büyümesini sürdürebilmesi uzun dönemde mümkün değildir.

Dördüncü olarak, orta-gelir grubundaki ülkelerin ekonomik yapısını oluşturan sektörler, standart teknoloji kullanan sektörler olduğundan, ekonominin ihtiyaç duyduğu beşeri sermayenin özellikleri, mevcut teknolojiyi anlayabilmeyi ve kullanabilmeyi içermektedir. İşte bu nedenle, standart teknolojilerle düşük katma değerli üretim yapan bir ekonomik yapı, ülkenin beşeri sermaye stokunun artış hızının da yavaşlamasına yol açacaktır. Haliyle, orta-gelirli ülkelerdeki beşeri sermayenin düzeyi ve yapısının yetersiz oluşu, ülkenin orta-gelir tuzağına düşmesine yol açar.

Beşinci olarak, yüksek gelir düzeyini desteklemeye uygun olmayan ihracat yapısı ve düzeyi, ülkelerin orta-gelir tuzağına düşmelerine yol açar. Ülkelerin ihracat yapısı ve düzeyinin, o ülkenin üretim yapısı ile doğrudan bağlantılı olduğu bilinmektedir. Orta-gelir düzeyindeki ülkeler düşük katma değerli malların üretiminde uzmanlaştıkları için ihraç malları da emek yoğun, standart teknoloji içeren, kaynağa dayalı ürünlerden oluşacaktır. Bu ülkeler, gelir düzeylerindeki artışla birlikte (maliyetler artacağından), ucuz emekten kaynaklanan maliyet avantajlarını kaybedeceklerinden, ihracat düzeylerini arttırmaları mümkün değildir. Şayet bu ülkeler, politika değişimine gitmeksizin aynı politikaları uygulama konusunda ısrarcı olurlarsa, rekabet güçlerini kaybedeceklerdir. Haliyle, ekonomik büyümenin önemli kaynaklarından birisi olan ihracat artışından mahrum kalan bu ülkeler büyüme hızlarını devam ettiremeyecekler ve haliyle orta-gelir tuzağına düşeceklerdir.

Altıncı olarak, sürdürülebilir hızlı ekonomik büyümeyi başarmış ülkelerin en önemli özelliklerinden birisinin, belki de birincisinin, ekonomik, finansal ve politik istikrar olduğunu söyleyebiliriz. Düşük gelir düzeyinden, sermaye birikimi ile hızlı bir şekilde orta-gelir düzeyine geçen ülkeler, hızlı şehirleşme, genç nüfus, bütün kurum ve kuruluşları ile gelişmemiş finansal sistem, gelişmemiş demokrasileri dolayısıyla, istikrarı sağlamakta zorlanmaktadırlar. Bu nedenle, hızlı ve sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlayamamakta, hızlı büyüme dönemlerini, ekonomik daralma ve hatta ekonomik krizler takip etmekte, ülke orta-gelir tuzağına düşmektedir.

Yedinci olarak, demografik değişim düşük gelir düzeyinden ekonomiyi orta-gelir düzeyine taşır fakat üst gelir düzeyine geçişin önündeki engel konumuna gelir. Şöyle ki; kentleşme ve gelir artışı ile birlikte, kadının iş hayatına dâhil olması (tarımda gizli işsizlik varken sanayide daha yüksek verimlilikle çalışacaktır kadınlar), bir yandan evliliklerin ertelenmesi, doğum oranlarının düşmesi, çocukların daha iyi eğitim alma imkânına kavuşmalarını sağlar. Diğer yandan ailede hem kadın ve hem de erkeğin çalışması dolayısı ile artan gelir tasarrufları arttırır. Bunun sonucunda artan beşeri sermaye ve tasarrufların yatırımlara aktarılması sonucu büyüme hızı artar. Fakat bir sonraki aşamada, bu gelişmeler toplam nüfus içerisinde yaşlı nüfusun oranını artıracağından bağımlılık oranı artar ve büyüme hızı yavaşlar.

Sekizinci olarak, düşük gelirli ülkelerin hızlı büyümesinin bir nedeni de yerli üretimde çeşitliliğin sağlanmasıdır. Bu ülkelerde, standart teknoloji içerikli düşük katma değerli mal ve hizmetlerin bile büyük çoğunluğunun yurtiçi üretimleri mevcut olmadığından, üretimdeki çeşitlilik büyümeye ivme kazandıracaktır. Fakat, çeşitliliğin uyardığı görece kolay büyüme kaynakları zaman içerisinde gücünü kaybedecek ve ekonomi yavaşlamaya başlayacak ve haliyle ülke orta-gelir tuzağına düşecektir.

Dokuzuncu olarak, düşük gelir grubu ülkelerinde, ekonominin arz yönünün düzenlenmesi ekonomik büyüme için yeterlidir. Ekonominin arz yönünü, politikalarla, kurumsal yapının tamamlanması ile, üretim faktörlerinin etkin verimli kullanılmasının sağlanması ile düzenlemeyi başaran ülkeler, hızlı büyüme sonucu tasarruflarını arttırırlar ve haliyle sermaye birikimleri hızla artar, alt yapı yatırımlarını gerçekleştirebilir, eğitim sistemini, şehirlerini geliştirebilirler. Tasarrufların yatırımlara etkin ve verimli olarak aktarılması başarılı bir planlama, organizasyon ve yönetimle mümkün olacaktır. Bu planlamayı, organizasyon ve yönetimi başaramayan ülkeler orta-gelir tuzağına düşerler.

Onuncu olarak, sosyal sermaye yetersizliği ülkelerin orta-gelir tuzağına düşmelerinin önemli sebeplerindendir. Sosyal sermaye, bir toplumda ve toplumun üyeleri arasında güven duygusunun hâkim olması olarak tanımlanmaktadır. Ekonomik sermayeye paralel gelişmeyen sosyal sermaye, sosyal sermaye yetersizliklerine yol açmakta, sosyal sermaye yetersizlikleri de, işlem maliyetlerini (bürokratik engeller, detaylı sözleşmeler, mahkemelere taşınan uyuşmazlıklar gibi) arttırmakta, negatif dışsallıklara (güvenlik maliyeti, suç oranları, vergi kaçırma gibi) yol açmaktadır. Daha da önemlisi, Sosyal sermaye yetersizliğinden kaynaklı güvensizlik, bireylerin birlikte hareket etmelerini, işbirliğini engellediğinden dolayı, yeni fikirlerin üretilmesi ve yaygınlaşması mümkün olamamaktadır. Bütün bunlar, ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyecek, orta-gelir tuzağına yol açacaktır.

ORTA GELİR TUZAĞINDAN ÇIKIŞ ÇARELERİ

Bir önceki bölümde, ülkelerin orta-gelir tuzağına düşmelerinin sebeplerini açıkladık. Düşük gelir grubundan orta-gelir grubuna yükselmenin, orta-gelir düzeyinden üst gelir düzeyine yükselmekten çok daha kolay olduğu görülmektedir. Düşük gelirli ülkelerin en önemli özellikleri, üretim yapılarının emek yoğun olması ve standartlaşmış teknolojiyle düşük katma değerli ürün üretiminde düz işçi kullanmalarıdır. Haliyle bu ülkelerde, emeğin ucuz, sermayenin marjinal veriminin yüksek olması, yüksek karlara, yüksek karlar hızlı bir sermaye birikimi, verim artışı ve sonuçta hızlı ekonomik büyümeye yol açtığından, orta-gelir grubuna geçmek görece olarak kolay olmaktadır. Orta-gelirli ülkelerde ise, büyümenin kaynağı ekonominin arz yönünden kaynaklanmaktadır. Bu ülkelerde, sermaye yoğun üretime geçilmiş, imalatta kalifiye işçiye ihtiyaç duyulmakta ve hizmet sektörü gelişmektedir. Bu nedenle, orta gelirli ülkelerin bir üst gelir düzeyine yükselebilmek için uygulaması gerekli politikalar daha farklı olmalıdır. Orta-gelir tuzağına düşmeden bu aşamayı başarı ile geçmiş olan Doğu Asya ülkelerinin tecrübeleri bu sürecin hızlı bir şekilde geçilmesinde bize ışık tutacaktır. Başarılı ülkelerin yaşadıkları geçiş süreçlerini aşağıdaki şekilde maddeler halinde sıralayabiliriz:

Birincisi, orta-gelir düzeyinden üst-gelir düzeyine geçişi tamamlamak için geçiş süreci aktif bir şekilde planlanmalı ve süreç öngörülmeli, planlanmalı ve yönetilmelidir. Emek yoğun endüstrilerin başka ülke ve bölgelere kaymasına müsaade edilmeli, yeni yapılanma desteklenmelidir.

Orta-gelirli ülkeler arzdan ziyade talebe odaklanmalıdırlar; çünkü yüksek ücretler dolayısı ile düşük maliyetlere dayalı geleneksel ihraç mallarındaki rekabetçi güçlerini kaybetmişlerdir ve ihracatlarını arttıramazlar. Bu ülkeler ihracatlarını ancak yeni üretim yöntemleri kullanmaları, yeni pazarlar bulmaları durumunda arttırabilirler, yoksa mevcut pazarlara geleneksel ürünleri daha fazla satmak sureti ile ihracatlarını arttıramazlar. Yeni pazarlar ve süreçler bulmak içinde, küresel piyasaların talep ettiği kalite, fiyat ve tüketici tercihlerini anlamaları gerekir.

İkincisi, orta gelirli ülkeler gelir dağılımında iyileşmeler sağlamalı, orta sınıfı güçlendirmelidirler çünkü, gelir dağılımındaki bozulmalar, yurtiçi talebin üretimden daha yavaş artmasına ve haliyle durgunluğa yol açar. Bazı ülkeler bunu kredi artışı ile dengelese dahi, uzun dönemde orta sınıfın artan borç yükü sürdürülemez hale geleceğinden dolayı ekonomik çöküntü kaçınılmaz hale gelmektedir. Orta-gelirli ülkelerin büyük çoğunluğunda büyümede yaşanan dur kalk sürecinin sebebi budur. Kredi genişlemesini takip eden hızlı büyümeyi krizler ve krizleri genişleme evresi takip etmektedir. Orta sınıfın gelişmiş olduğu ülkeler, krizlerden çok daha hızlı çıkmakta ve küresel ekonomideki negatif şoklardan daha az etkilenmektedirler. Orta sınıf, ihracatta karşılaşılabilecek düşüşleri talep artışı ile dengelemekte, politik ve ekonomik istikrarın sürekliliğine yardımcı olmaktadır. Düşük gelir grubunda sosyal politikalar fakirliği azaltmayı, fakirlere iş bulmaya odaklanmış iken, orta-gelir grubundaki ülkelerde bu programlar orta sınıfı geliştirmeye yönelik olmalıdır. Orta sınıf gelişmezse, büyüme yavaşlayacaktır.

Üçüncüsü, orta gelirli ülkelerde, piyasanın ihtiyaçlarını karşılamak için yenilik (inovasyon) ve ürün farklılaştırması önemlidir. Bu beceri ve kapasiteye sahip firmalar iç piyasa için önemli olmaktadır. Orta sınıf yeterince gelişmiş ise, farklılaştırılmış ürün ve kaliteye ödeme yapacaktır. Bu aşamada önemli hale gelen, pazarlama, markalaşma, yeni ürün geliştirme için ki bunlar yenilik ve hızlı büyümenin anahtarıdırlar firmaların yapacağı harcamalar, farklılaştırma sayesinde elde edilen yüksek karlarla karşılanabilsin.

Dördüncüsü, sosyal sermayenin geliştirilmesi, orta-gelir tuzağından çıkış için gerekli en önemli faktörlerden bir tanesidir. Sosyal sermayenin yüksek olduğu toplumlarda, ekonomik eşitsizlikler azdır, vergi kaçırma düşüktür, kanuna saygı yüksektir, suç oranları düşüktür, güvenlik maliyetleri düşüktür ve haliyle işlem maliyetleri ve negatif dışsallıklar çok düşüktür. Ayrıca, sosyal sermaye, politik istikrar, yönetim başarısı ve verimli çalışma ortamının hazırlanması için gereklidir. Güven ortamı bir yandan istikrarlı bir yapı kurarak belirsizliği azaltır, diğer yandan işbirliğini arttırır, güvene dayalı olarak artan etkileşim sıklığı yeni fikirlerin ortaya çıkmasına ve hızla yayılmasına yardımcı olur.

Orta-gelir tuzağından en önemli çıkış yöntemi inovasyonu arttırmaktır. İnovasyon teknik ve ekonomik olduğu kadar sosyal süreçlerin bir bütünü olarak tanımlanır. Bu anlamda sosyal sermayenin yüksek olması, inovasyon için uygun zeminin oluşturulmasını sağlar. Bir yandan her alanda yetenekli profesyonellerin sayısı arttırılırken-doktor, mühendis, avukat, öğretmen, analist, bankacı, muhasebeci gibi- diğer yandan bu sayıların korunabilmesi içinde güvenli, yaşanabilir, rahat bir ortam oluşturulması gerekmektedir ki ülkeye yetişmiş personelin uluslararası akımı mümkün olsun. Verimliliklerini, inovasyonu arttıramayan ülkeler tuzağa yakalanacaklardır.

Beşincisi, orta gelir düzeyindeki ülkelerin zenginler kulübüne geçebilmesi, bu ülkelerin yeni bilgi, teknoloji üretebilme ve bunları ürüne dönüştürebilme kapasitelerine bağlıdır. Orta gelir düzeyindeki ülkeler büyümelerini devam ettirebilmek için, düşük gelirli ülkelerin yaptığı gibi, faktörlerin tekrar istihdamından kaynaklanan etkinlik artışlarına, teknolojinin kopyalanmasından kaynaklanan ucuz teknoloji sayesinde elde ettiği toplam faktör verimlilik artışlarına güvenemezler. Zira orta gelir düzeyindeki ülkelerde etkinlik ve toplam faktör verimliliğinin sınırlarına gelinmiştir. Haliyle bu kaynakların büyümeye katkısı zaman içerisinde sürekli olarak azalmakta olacaktır. Orta gelir düzeyindeki ülkelerdeki büyümenin dinamikleri yeni bilgi ve teknoloji üretimi olmalıdır.

Altıncısı, orta-gelir tuzağından kurtulmak isteyen ülkeler, küresel çapta etkin rekabet ede- bilecekleri alanları belirlemeli, bu alanlarda uzmanlaşmalı ve bu alanlarda küresel düzeyde şampiyon firmalar markalar çıkartmalıdırlar. Uzmanlaşma sayesinde orta gelirli ülkeler, ücret artışları dolayısı ile kaybettikleri maliyet avantajlarını, ölçek ekonomilerinden kaynaklanan kazançlarla dengeleme fırsatı elde edeceklerdir. Aynı zamanda uzmanlaşma, hızlı inovasyon artışına, yeni ürünler ve süreçlerin geliştirilmesine yol açarak büyümeyi hızlandıracaktır. Yine uzmanlaşma, kaynakların düşük verimli alanlardan yüksek verimli alanlara aktarmanı sağlayacaktır. 

Yedincisi, ekonomide gerçekleştirilecek yapısal dönüşüme yardımcı olan kamu politikaları üst gelir düzeyine geçmede çok önemli rol oynayacaktır. Bu politikalar, uzmanlık alanı olarak seçilen sektörlerin bölgesel yoğunlaşmasının sağlanmasını, rekabetin önündeki engellerin kaldırılmasını, sosyal güvenlik ağının güçlendirilmesini ve emeğe yeni beceriler kazandırmak için uygulanacak programların yapılandırılmasını amaçlamalıdır.

Sekizinci olarak, bilgiye dayalı büyüme modeline geçmeyi başaran ülkeler üst-gelir grubuna yükselmeyi başarabilmişlerdir. Yüksek hızlı sürdürülebilir büyüme için, orta-gelirli ülkelerin eğitim sistemlerinin bütün alanlarında önemli değişiklikler yapmaları gerektirmektedir. Bilgi ekonomisinin teknolojik ilerlemelerin temel kaynağı olduğu dikkate alındığında, eğitim sisteminin, yeni teknolojileri geliştirebilme, kullanabilme yetenekleri kazandıran bir yapıya kavuşturulması çok önemlidir.

Dokuzuncusu, risk sermayesini destekleyen yapıların oluşturulması gerekmektedir. Yatırım ve sermaye birikimi yeniliklerle birlikte artmalıdır. Bireylerin ve firmaların orta-gelirli ülkelerde yenilik yapmaya odaklanmaları, kredi verenleri koruyan iflas kanunları dolayısı ile oldukça zordur. Oysa yenilikçilik, maliyetli bir öğrenme sürecini içermektedir. Finansal piyasaların geliştirilmesi risk sermayesinin finansmanına önemli derecede katkı sağlayacaktır.

Onuncusu, yönetimde yerelleşmeye geçilmelidir. Gelişmiş ekonomiler çok karmaşık bir yapıya sahiptir ve karar alma büyük miktarlarda veri gerektirmektedir. Tek merkezden böyle bir ekonomiyi etkin bir şekilde yönetmek ve hızlı doğru karar almak, karar almak için gerekli büyük miktardaki veriyi hızlı bir şekilde işlemek, gerekli politikaları belirlemek ve bu politikaları uygulamaya geçirmek mümkün olmamaktadır.

On birincisi, orta-gelir düzeyinden yüksek gelir düzeyine geçiş süreçlerinin belki de en önemli noktası, uzun dönemli dönüşümleri kesintiye uğratmadan tamamlamayı mümkün kılacak istikrarlı bir yönetime ihtiyaç vardır. Yönetim, piyasa ekonomisine işlerlik kazandırmalı, ekonomik büyümeyi yüklenecek olan özel sektörü yönlendirecek politikaları uygulayacak şekilde güçlü olmalı, doğrudan müdahale olmaksızın ekonomiyi yönetme ve yönlendirme becerisini kendisine sağlayacak araçları kontrolü altında almalıdır.

On ikincisi, mülki hakların bilhassa patent, lisans hakkı gibi fikri mülkiyeti korumaya yönelik yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi, ARGE ve inovasyon için olmazsa olmaz özelliklerdendir. Yüksek katma değerli ürünlerin en temel özelliği bilgi yoğun ürünler olmasıdır. Diğer bir deyişle ürünlerin değerlerini arttıran, ürünlere eklenen bilgidir. ARGE ve inovasyon maliyetli bir faaliyet olduğu için, ARGE ve inovasyon yapan firmaların patent ve fikri mülkiyet haklarının koruma altına alınması gerekir.

Orta-gelir tuzağına düşmeden sorunsuz bir şekilde üst gelir grubuna geçebilen ülkelerin diğer özellikleri de şu şekilde sıralanabilir: Alt yapı yatırımlarını gelişmiş ekonomi standartlarına ulaştırmışlardır; küresel piyasalara yüksek katma değerli ürünler üreterek eklemlenmişlerdir; bilgi ve inovasyon kullanımını sadece sanayi değil tarım ve hizmet sektörleri başta olmak üzere bütün sektörlere yaygınlaştırmayı başarabilmişlerdir.

TÜRKİYE EKONOMİSİNE İLİŞKİN POLİTİKA ÖNERİLERİ

Türkiye ekonomisi, 2001 krizi sonrası uygulamaya koyulan politikalarla yakaladığı istikrarlı hızlı büyüme sayesinde 2004 yılında orta gelirli ülke grubuna dâhil olmuştur. Türkiye ekonomisi yakaladığı bu hızlı büyüme ivmesini 2005 (%9) ve 2006 (%7.1) yıllarında da sürdürmüş, fakat bu hızlı büyüme trendinin 2007 yılında yavaşlamaya başladığı görülmüştür. 2007 yılı büyüme oranı %5 olarak gerçekleşmiştir. 2008-2009 yıllarında küresel finansal krizin de etkisiyle yaklaşık olarak %4 oranında küçülen Türkiye ekonomisi, 2010 ve 2011 yıllarında sırasıyla %8.5 ve %11.1 oranlarında büyümeyi başararak rekorlar kırmıştır. Fakat 2012 yılında büyüme hızının tekrar yavaşlayarak %4.8 olduğu görülmüştür. İzleyen yıllarda (2013-2016), büyüme oranları sırasıyla, %8.5, %5.2, %6.1 ve %3.2 olarak gerçekleşmiştir. 2017 büyüme oranının ise Dünya Bankasının tahminine göre %6.7 civarında olacağı öngörülmektedir. 2007 yılından itibaren gözlemlenen büyüme oranlarındaki dalgalanmalar ve 2002-2007 dönemindeki istikrarlı ve yüksek büyüme hızlarıyla karşılaştırıldığında, büyüme oranlarındaki düşüş ve istikrarsızlıklar, Türkiye ekonomi yavaşlamaya mı başladı, kriz dolayısı ile belirsizleşen yavaşlama süreci devam mı ediyor sorularını beraberinde getirmiştir. Daha açık bir ifadeyle; Türkiye ekonomisi orta-gelir tuzağına mı düşmüştür?

Bu soruyu cevaplandırabilmek için öncelikli olarak, mevcut durumda Türkiye ekonomisinin orta-gelir tuzağına düşmüş ülkelerin özelliklerini taşıyıp taşımadığını belirlememiz gerekir. Bu amaca yönelik olarak, ilk olarak, Türkiye ekonomisinin bugün itibariyle yukarıda sıralanan ülkelerin orta-gelir tuzağına düşme sebeplerini dikkate alındığında ne durumda olduğu, daha sonra çözüm için hangi politikaların uygulanması gerektiği üzerinde durulacaktır.

 TÜRKİYE EKONOMİSİNİN BUGÜNKÜ GÖRÜNÜMÜ

Türkiye ekonomisinin 2023 yılında 25.000 dolar kişi başına gelir düzeyine ulaşarak gelişmiş ülkeler grubuna dâhil olabilmesi için hangi politikaların uygulanması gerektiği konusuna geçmeden önce, Türkiye ekonomisinin orta-gelir tuzağına düşme ihtimalinin olup olmadığını değerlendireceğiz. Bu değerlendirmelerimizi yaparken, yukarıda sıraladığımız orta-gelir tuzağına düşen bir ülkenin özellikleri açısından Türkiye ekonomisinin hangi durumda olduğunu belirlemeye çalışacağız.

TÜRKİYE EKONOMİSİNİN ORTALAMA BÜYÜME HIZINDA YAVAŞLAMA GÖZLEMLENMEMEKTEDİR

Türkiye ekonomisinin büyüme hızı Tablo 1’de dönemler itibariyle sunulmaktadır. Tablodan da görüleceği gibi, Türkiye ekonomisinin ortalama büyüme hızı (1923-2017 döneminde) %5’tir. Türkiye’nin büyüme hızları alt dönemler itibari ile incelendiğinde, iki önemli nokta dikkat çekmektedir: büyüme oranlarının yıllar itibari ile çok inişli çıkışlı bir seyir izlediği ve alt dönemler itibari ile de farklılıkların olduğu görülmektedir. İthal ikame politikalarının uygulandığı 1961-1979 döneminde ortalamanın biraz üzerinde bir büyüme yakalayan Türkiye (%5.2), dönemin sonlarına doğru (1977’den sonra) yavaşlamış ve hatta 1979 ve 1980 yıllarında küçülmüştür. 1980’de başlayan dışa açılmayla (dış ticaret liberalizasyonu) tekrar büyüme trendine giren ülke, finansal liberalizasyonun başladığı 1989 yılına kadar istikrarlı bir şekilde ortalama olarak %4.5 oranında büyümüştür. Fakat 1989-2001 döneminde, yıllık büyüme hızının en yüksek % 9.2 (1990) ve en düşüğü -%5.7 (2001) olmak üzere, çok büyük dalgalanmalar gösterdiği görülmektedir. 1989-2001 dönemi ortalama büyüme hızı %3.2 olarak gerçekleşmiştir. 2001 krizini izleyen yıllarda uygulanan yapısal değişim politikaları sonucu Türkiye ekonomisi Cumhuriyet dönemi ortalama büyüme hızı olan %5 büyüme hızını aşmış, 2002-2007 döneminde ortalama olarak istikrarlı bir şekilde %5.7 oranında büyümüştür. Fakat 2001 sonrası uygulanan reform politikalarının etkilerinin 2007 yılında yerini yavaşlamaya bıraktığını görüyoruz. 2006 yılında büyüme oranı %7.1 iken, büyüme oranı 2007’de %5’e, 2008’de 0.8’e düşmüş, 2009’da ise -%4.7 oranında küçülmüştür. Bu yavaşlamada küresel krizin çok önemli rolü olduğu gerçeği yadsınamaz. 2010 yılından itibaren Türkiye ekonomisinin tekrar büyüme trendine girdiğini görüyoruz. 2010-2011 yılları büyüme oranları %8.5 ve %11.1 gibi rekor düzeyde gerçekleşmiştir. 2012-2016 dönemi büyüme oranları sırasıyla %4.8, %8.8, %5.2, %6.1 ve %3.2 olarak gerçekleşmiştir. Dünya Bankası’nın tahminine göre 2017 yılı büyüme oranının da %6.7 olarak gerçekleşmesi öngörülmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse, yıllık büyüme oranları incelendiğinde Türkiye ekonomisi büyüme oranlarının istikrarsız bir seyir izlediği görülmektedir.

Orta ve uzun dönem ortalama büyüme oranları incelendiğinde ise, Türkiye ekonomisinin performansına ilişkin çok farklı bir sonuçla karşılaşıyoruz. İthal ikamesi dönemi (1961- 1979) ortalama büyüme oranı %5.2 iken ihracat dayalı büyümenin amaçlandığı ticari ve finansal liberalizasyon politikalarının uygulandığı (1980-2001) dönemdeki gerçekleşen ortalama büyüme oranı ise yalnızca %3’tür. Bu iki veri Türkiye ekonomisinin yavaşlama sürecine girdiği gibi bir izlenim vermekle birlikte, 2001 krizi sonrası dönem dikkate alındığında, bunun doğru olmadığı görülmektedir. Zira Türkiye ekonomisinin 2002-2017 dönemi ortalama büyüme oranının Cumhuriyet dönemi ortalaması olan %5’in üzerinde ve %5.8 olduğu görülmektedir. Alt dönemler itibariyle incelendiğinde de sonucun değişmediği görülmektedir. 2002-2007 dönemi ortalama büyüme oranı %5.7 iken 2008-2017 döneminde %5 olarak gerçekleşmesi ekonomide tekrar bir yavaşlama eğiliminin işareti olarak düşünülebilir. Fakat 2013 Gezi Parkı olayları ve 2016 askeri darbe girişiminin bu dönemde gerçekleştiği dikkate alındığında, 2008-2017 döneminde ekonomide bir yavaşlama olmadığı görülmektedir. Bu bilgilerin ışığında, Türkiye ekonomisinin büyüme hızının dışsal olaylar dolayısıyla istikrarsızlık göstermekle birlikte ortalama büyüme oranlarında yavaşlama olmadığı söylenebilir.

Üretim ve ihracat desenleri katma değeri düşük mallara odaklanmıştır

2004 yılında orta gelirli ülkeler grubuna dâhil olan Türkiye’nin orta-gelir tuzağına düşme ihtimalinin olup olmadığının ikinci önemli öncü göstergesi, üretiminin ve ihracatının sektörel dağılımıdır. Orta-gelir tuzağına düşen ülkelerin özelliklerinin analiz edildiği bir önceki bölümde, bu ülkelerin göze çarpan en önemli özelliklerinden birisinin de üretimde düşük veya standart  teknoloji kullanmalarıdır. Bu ülkeler, ileri teknoloji gerektiren ürünlerin üretiminde ya hiç yokturlar veya çok düşük düzeyde üretim gerçekleştirmektedirler. Ayrıca bu ülkelerin üretimlerinde yoğun olarak ithal ettikleri teknolojiyi kullandıkları gözlemlenmektedir.

Bu açıdan Türkiye ekonomisini incelediğimizde, Türkiye ekonomisinin 80’li yıllardaki dışa açılma ile birlikte başarılı hızlı bir şekilde tarımdan sanayiye geçiş yaptığını görüyoruz. Bu gün itibari ile Türkiye ekonomisinin üretim ve ihracatının sektörel yapısını incelediğimizde, tekstil ve hazır giyim gibi düşük ve beyaz eşya, elektronik eşya ve otomotiv gibi orta teknolojili ürünlerin payının %80’lere ulaştığı görülmektedir. Bu ekonomik yapı Türkiye’nin kişi başı milli gelirini 2016 yılı itibari ile 11.230 dolara yükselebilmesini sağlamıştır. Fakat asıl soru mevcut yapı ile 2023 yılında planlanan 25.000 dolar düzeyine çıkılabilir mi?

Beşeri sermayesi yeterli değildir

Üst gelir grubuna çıkabilmek için yüksek katma değerli ürünler üretmek gerekir. Yüksek katma değerli ürünler, bilgi yoğun ürünlerdir ve bu ürünleri düz işçiler değil bilgi işçileri üretebilirler. Mevcut teknolojileri özümseme, dönüştürülebilmesi ve yeni teknoloji üretme kapasitesine sahip bilgi işçileri olmadan yüksek katma değer içeren mal ve hizmetler üretilemez. Bilginin toplanması, işlenmesi, depolanması, analiz edilmesi ve etkin bir şekilde kullanılarak çıktıya dönüştürülmesi ancak analitik bir düşünceye sahip, beşeri sermayesi yüksek bireyler tarafından gerçekleştirilebilir. Bu özelliklere sahip bireyler, emek faktörü ancak eğitimle oluşturulabilir ve düz işçilerin beşeri sermayeleri yüksek kalifiye profesyoneller haline ancak eğitimle getirebiliriz.

Ülkelerin okullaşma oranları beşeri sermaye ile olan yakın ilişkisi dolayısı ile beşeri sermaye ölçütü olarak kullanılan önemli bir değişkendir. Okullaşma düzeyi emeğin bilgi ve beceri düzeyini belirlemesi, kalifiye eleman yetiştirilmesinin bir göstergesi olarak bilgi ekonomisine geçişi kolaylaştırır. Türkiye’de okullaşma oranlarında hızlı bir gelişmenin olduğu görülmektedir. 1990’lı yıllarda sırasıyla % 90, % 39, %9 olan ilköğretim, ortaöğretim ve yüksek öğretim okullaşma oranı, 2010 itibari ile, %95, %78 ve %50.1 seviyelerine ulaşmıştır. Bu iyileşmelerle birlikte Türkiye’de okullaşma oranının Avrupa Birliği (AB)’ne yaklaştığı söylenebilir. AB’de ortaöğretim okullaşma oranı %79’dur. Oransal olarak çok ciddi bir gelişme olmakla birlikte nitelik açısından Türk eğitim sisteminde reforma ihtiyaç olduğu bir gerçektir.

AR-GE faaliyetleri yetersizdir

AR-GE faaliyetleri, mevcut bir ürünün geliştirilmesi (daha etkin ve ucuz üretilmesi gibi) veya yeni bir ürünün bulunması için herhangi bir alanda araştırmaya kaynak ayırmaktır. AR-GE faaliyetlerinin başarılı olabilmesi, kamu, özel kesim ve üniversitelerin birlikte yakın çalışmalarına bağlıdır. İnovasyon (yenilik) ise ekonomik fayda, sosyal fayda ve rekabet üstünlüğünü elde edilmesine yardımcı olacak şekilde, ürünlerin, hizmetlerin ve üretim yöntemlerinin sürekli olarak değiştirmeleri, kısaca bilginin ticari bir faydaya dönüştürülmesidir. İnovasyon faaliyetleri, üretimde maliyetlerin azaltılmasına, kalitenin artırılmasına, tüketici ihtiyaçlarının en uygun şekilde karşılanmasına yardımcı olarak büyüme katkıda bulunur.

Türkiye’deki ARGE harcamalarının düzenli bir şekilde arttığı görülmektedir. Toplam AR-GE harcamalarının Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) içerisindeki payı 1998 yılında binde 37 iken bu oran 2010’da binde 84’e, 2016 yılında da binde 94’e yükselmiştir. 2010 yılında toplam ARGE harcamaları 9.8 milyar TL iken, 2016 yılında 24.6 milyar TL’ye yükselmiştir. Oransal olarak ARGE harcamalarının GSYH içerisindeki payında önemli bir artış meydana gelmiş olsa dahi Avrupa Birliği (AB-27) ülkeleri ortalaması olan %2 oranı ile karşılaştırıldığında bu oranın oldukça yetersiz olduğu görülecektir. Hatta üst gelir grubuna çıkmayı hedefleyen Türkiye’nin küresel piyasalardaki rakipleri olan ülkelerde, AR-GE harcamalarının GSYH içerisindeki payının OECD ülkelerinde %2,33, ABD‘de %2,79, Güney Kore’de %3,36 ve Finlandiya’da %3,84 olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’deki ARGE faaliyetlerinin yetersiz olduğunu görüyoruz.

Türkiye’deki toplam ARGE harcamaları içerisinde özel sektörün payı 1990’da %20 iken 2010’da %40’lara, 2016’da da %54’e ulaşmıştır. Benzer şekilde, AB ülkelerinde özel sektörün toplam ARGE harcamaları içerisindeki payının %63 olduğu düşünüldüğünde, ARGE konusunda özel sektör Türkiye’de de inisiyatif almaya başlamış olsa dahi, AB ile karşılaştırıldığında yetersiz kaldığı görülecektir.

İnternet kullanımında çok hızı bir gelişim göstermesine rağmen Türkiye’de düzenli internet kullanım oranı %33.3 iken AB’de bu oran %65’tir. Telekomünikasyon sektörünün büyüklüğü açısında Türkiye’nin OECD ortalamasına ulaştığı söylenebilir.

Patent; bir fikri ürün sahibine verilen ürününü beli bir süre üretme, kullanma konusundaki tekel hakkını gösteren belgedir. Patent sayıları açısından son yıllarda çok hızlı bir atış olmakla birlikte, Türkiye’nin uluslararası patent sayısı açısından OECD ülkeleri arasından 20. sırada olması bu konuda Türkiye’nin çok çalışması gerektiğini ifade eder.

Sosyal sermaye birikimi yetersizdir

Büyümede beşeri sermaye düzeyini belirleyen eğitimin rolü ne kadar büyükse, en az onun kadar belki daha da önemli olan sosyal sermayedir. Sosyal sermaye kısaca toplumu oluşturan birimler arasındaki güven duygusu ve iletişim düzeyidir. Toplumu oluşturan bireylerin beşeri sermayeleri yüksek dahi olsa şayet sosyal sermaye yetersizse, yani yönetenle yönetilen, işçi ile patron, vatandaş ile devlet arasında güven duygusu eksikse, huzurlu ve verimli bir çalışma ortamı mümkün olmaz. 2014 Dünya değerler anketine göre, güven endeksi; İsveç, Finlandiya, İsviçre, Hollanda, Kanada, ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, İtalya için sırasıyla 68, 59, 54.45, 43, 39, 37, 30, 29 ve Türkiye için 11.6 değerindedir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın 2015 Beşeri Kalkınma Endeksi’ne göre, yukarıdaki ülkelerin tamamı 90 ve üzeri değer alırken Türkiye’nin endeks değeri 71’dir. Bu durum açıkça, beşeri sermaye gelişimi açısından Türkiye’nin diğer ülkelerden geri kalmış olmasına karşın, aradaki fark çok fazla değildir. Fakat güven endeksi, Türk toplumunun tam bir sosyal sermaye fakiri olduğunu açığa koymaktadır. Hatta daha da vahim olan, beşeri sermayenin düzenli olarak artmasına karşın, sosyal sermaye endeksinin azaldığı görülmektedir.

Kısaca belirtmek gerekirse, yukarıda kısaca da olsa genel görünümünü sunduğumuz Türkiye ekonomisi, uzun yıllar almış olsa da, 2004 yılı itibari ile orta-gelir grubu ülkeler arasına katılmayı ve 2016 yılı itibariyle 11.230 dolar kişi başına gelir düzeyine ulaşmayı başarmıştır. Fakat mevcut yapısı ve ek önlemler almaksızın 25.000 dolar kişi başı gelir düzeyine ulaşabilmesi oldukça zor görünmektedir. Bir sonraki bölümde, şu ana kadar anlatılanların ışığı altında, Türkiye ekonomisinin sorunsuz bir şekilde üst gelir grubu ülkeleri arasında dâhil olabilmesi için zorunlu olduğunuz düşündüğümüz politikaları sıralayacağız.

Orta-gelir tuzağından çıkış stratejisinin bileşenleri

Daha önce belirttiğimiz gibi, ülkelerin refah düzeyleri kişi başına gelir (veya kişi başına GSYH) ile ölçülür. Bir ülkede bir yıl içerisinde elde edilen veya üretilen gelire GSYH diyoruz. Bir ülkede üretilen gelir düzeyini belirleyen o ülkenin sahip olduğu üretim faktörleri stokudur. Toplam gelir düzeyini belirleyen bir ülkenin sahip olduğu emek, sermaye ve toprak miktarıdır. Aslında gelir bir ülkenin sahip olduğu üretim faktörleri ile girdilere kattığı değer toplamıdır.

Örneğin, el örgüsü yapan bir bayanın yüne kattığı değer, bir günde ördüğü bir kazağın satış fiyatı ile yün girdisinin maliyeti arasındaki fark kadardır. Bu bayanın şimdi bir örgü makinası ile kazak ördüğünü düşünelim. Aynı zaman aralığında bu bayan şimdi on kazak örecektir. Bu durumda ekonomideki toplam katma değeri on katına çıkacaktır. Şimdi bu bayanın bir yazılım mühendisi olduğunu ve yazılım geliştirdiğini varsayalım. Bu mühendis, bir günde geliştirdiği yazılımı, kazağın fiyatından daha yüksek bir fiyata (10 kazak fiyatına) satacak ve üstelik sadece bir firmaya değil çok sayıda firmaya satabilecektir. Kazaktan farklı olarak yazılımı bir kişinin satın alması, kazakta olduğu gibi, diğerlerinin de almasına engel olmamaktadır. Bu üçüncü durumda ekonomide ortaya çıkacak katma değerin ikincinin on katı olacağı görülecektir. İşte bu örnekte olduğu gibi, ülkelerin gelir düzeyleri, sahip oldukları üretim faktörleri ile ürettikleri mal ve hizmetlerin katma değerleri toplamına eşittir. Şayet bir ülke, üretim faktörlerini düşük katma değere sahip ürünlerin üretimde istihdam etmişse, alt gelir grubuna dâhil olacaktır. Üretim faktörlerini göreceli olarak biraz daha yüksek katma değere sahip ürünlerin üretiminde istihdam ediyorsa, orta-gelirli ülke grubuna dâhil olacaktır.

Bir ülkenin üst gelir grubuna geçmesi, üretim faktörlerinin katma değeri yüksek malların üretiminde istihdam edilmesi ile eşdeğerdir. Yukarıda verilen örnekteki birinci ülke emek yoğun, ikincisi sermaye yoğun ve üçüncüsü bilgi yoğun üretim yöntemi ile üretim yapmaktadır. Kısacası, orta-gelir grubundan yüksek gelir grubuna geçmek, yüksek katma değere sahip mal ve hizmet üretmek demektir. Yüksek katma değerli ürünlerin özelliği bilgi yoğun olmalarıdır. Haliyle yüksek katma değerli üretim yapmak isteyen bir ülkenin bilgi üretmesi, bilgiyi üretim sürecinde kullanabilmesi, bilgiyi ürüne dönüştürebilmesi ve daha da önemlisi bu faaliyetleri gerçekleştirebilecek üretim faktörü stokuna sahip olması gerekir. Üstelik bu stoka sahip olmakta yeterli değildir. Bilgi yoğun üretimi gerçekleştirebilecek üretim faktörü stokunun faaliyetlerini verimli bir şekilde yerine getirebilmesi için gerekli yapısal (fiziki, yasal ve kurumsal) düzenlemelerin gerçekleştirilmiş olması gereklidir.

Bu açıklamaların ışığında, Türkiye ekonomisinin yüksek gelir grubuna dâhil olabilmesi için gerçekleştirmesi gereken düzenlemeleri ve uygulaması gereken politikaları şu şekilde sıralayabiliriz:

Birincisi, bilgi ekonomisinin en önemli bileşenleri olan inovasyon ve AR-GE faaliyetlerinin desteklenmesi ve geliştirilmesine yönelik teşvik ve yasal düzenlemelerin acilen gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Fikri mülkiyetin korumasına ilişkin yasal çerçevenin oluşturulması ve uygulamaya konulması inovasyon ve AR-GE faaliyetlerinin artmasının en önemli etkenlerindendir.

İkinci olarak, inovasyon ve AR-GE faaliyetlerini gerçekleştirecek olan personelin yetiştirilmesi; yani beşeri sermaye birikiminin sağlanması. Beşeri sermaye birikiminin yolu eğitim sisteminden geçmektedir. Özellikle ekonominin ihtiyaçlarına uygun donanıma sahip araştırmacıların yetiştirileceği üniversitelerde yapısal bir reformun gerçekleştirilmesi zorunludur. Üniversiteler, bir yandan özel sektörün ihtiyaç duyduğu kalifiye eleman ve araştırmacıları yetiştirecek ve diğer yandan da doğrudan ARGE faaliyetlerine aktif olarak katılacaklarından dolayı bilgi ekonomisine geçişte kilit rolü olan kurumların başında yer almaktadırlar. Bu nedenle, üniversiteleri kamu kurumu olma niteliğinden çıkartıp, rekabete açacak ve piyasa mekanizmasına dâhil edecek yükseköğretim reformunun bir an önce gerçekleştirilmesi gereklidir. Hükümetin, üniversite bütçelerini doğrudan finanse etmek yerine, proje temelli bir finansmana yönelmesi ve bu projelerde özel sektör üniversite işbirliği şartını getirmesi piyasa eliyle üniversite-kamu-özel sektör işbirliğinin gerçekleşmesi sonucunu doğuracaktır.

Üçüncü olarak, sosyal sermaye birikimini sağlayacak yasal düzenlemeleri gerçekleştirmeli, iktisadi ve sosyal politikaları hayata geçirmelidir. Sosyal sermaye daha önce açıkladığımız üzere, toplumun bireyleri arasında güven duygusunun geliştirilmesidir. Haliyle, adli sistemin eksikliklerinin giderilmesi ve adil ve hızlı yargılamanın temin edilmesi, halkın adalet kurumuna yönelik olumlu bakışı, toplumdaki güven duygusunun gelişmesinde belirleyici rol oynar. Sivil toplum kuruluşlarının teşvik edilmesi, gelir dağılımının düzeltilmesi ve daha da önemlisi eğitim sisteminin birlikte yaşama ve dayanışma kültürünü oluşturacak ve geliştirecek şekilde düzenlenmesi güven ortamını sağlayacaktır. Sosyal sermaye birikiminin sağlanması, ARGE faaliyetlerinin desteklenmesinden daha önemlidir çünkü ekonomik gelişmenin bileşenleri olan yukarıda saydığımız bütün faktörlerin bir arada uyum içerisinde etkin bir şekilde çalışmasını temin edecek olan sosyal sermayedir.

Dördüncü olarak, siyasi ve ekonomik istikrarın sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir. Siyasi istikrarın sağlanması aslında sosyal sermaye birikiminin sağlanması ile büyük ölçüde teminat altında alınacaktır. Siyasi istikrarın sağlanması, toplumun enerjisini ekonomiye odaklamasını mümkün kılacaktır. Toplumun tek bir hedefe kilitlenmesi istikrarı otomatik olarak getirecektir.

Beşinci olarak, Türkiye stratejik sektörlerini belirlemeli, kamu otoriteleri bu sektörlere odaklanmalı, özel sektörü bu sektörlere yönlendirmeli ve küresel düzeyde rekabet edebilecek güç ve kabiliyete sahip küresel şampiyon firmalar, küresel markalar çıkarmalıdır.

Altıncı olarak, uluslararası düzeyde karşılaştırmalı üstünlüğün kaybedildiği sektörlerin az gelişmiş bölgelere ve ülkelere taşınmasını teşvik etmeli ve yardımcı olmalıdır. Türkiye 1980’li yıllarda ekonomik büyümesini borçlu olduğu tekstil sektöründe, ücretlerin artışı ile birlikte rekabetçi konumunu kaybetmiş ve sektör küçülmeye başlamıştır. Sektörü mevcut haliyle korumak mümkün değildir fakat ücretlerin düşük olduğu ülkelere ve Türkiye’nin az gelişmiş bölgelerine bu firmaların taşınmasının sağlanması bu bölgelerinde gelir düzeylerinin artmasına yardımcı olacaktır.

Ülkelerin kişi başına gelir düzeyleri, sahip oldukları üretim faktörlerinin kattıkları toplam değerlerle doğru orantılıdır. Üretim faktörlerinin girdilere kattıkları değerler, bir yandan bu faktörlerin nitelikleri ile ilişkili iken diğer yandan da ürettikleri mal ve hizmetlerin değerine bağlıdır. Daha açık bir ifadeyle, kişi başına yüksek bir gelir düzeyine ancak yüksek katma değere sahip mal ve hizmetlerin nitelikli üretim faktörleri tarafından üretilmesi ile ulaşılabilir. Yüksek gelir düzeyine ulaşmak isteyen ülkeler bu durumda, üretim faktörlerinin niteliğini arttıracak yapısal dönüşümü gerçekleştirmeli ve üretim deseninin yüksek katma değerli ürünlere dönüştürmelidir. İşte orta-gelir tuzağına düşen ülkeler, ekonomilerinde bu yapısal değişimi gerçekleştiremeyen ülkelerdir.

Türkiye ekonomisini incelediğimizde, orta-gelir tuzağına düşen ülkelerin taşıdıkları özelliklerin bir kısmını taşıdığını görmekteyiz. Şöyle ki, son yıllarda Türkiye’nin büyüme hızında istikrarsızlıklar olduğu, ürün ve ihraç malı deseninin orta düzey teknoloji içeren tüketim mallarından oluştuğu, ekonomik, beşeri ve sosyal sermaye birikiminin yetersiz olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, Türkiye ekonomisinin orta-gelir tuzağın düşmüş olduğunu söylemek için çok erkendir. Her ne kadar Türkiye orta-gelir tuzağına düşen ülke özelliklerinin bir kısmına sahip ise de, 2001 yılı sonrası sağladığı makroekonomik istikrar sayesinde gelir düzeyini 3.000 dolardan 11.230 dolara çıkarmayı başarmış, ARGE harcamalarında önemli artışlar gerçekleştirmiş, GSYH’dan eğitime ayırılan payı önemli ölçüde arttırmış bir ülkedir.

Kısacası, Türkiye ekonomisinde son dönemdeki yaşanan değişimler, ekonomik yapıyı gelişmiş ülke yapısına dönüştürmeye yönelik atılmış adımlardır. Sonuç olarak, Türkiye ekonomisi orta-gelir grubuna dâhil bir ekonomidir ve kendisinin bir üst gelir grubuna, zenginler kulübüne üyeliğini sağlayacak şartları tamamlama yolunda politikalar takip etmektedir. Politika seçimleri doğru olmakla birlikte, Türkiye’nin orta-gelir tuzağına düşüp düşmediğini bu politikaların gerçekleşme oranları belirleyecektir. 


Kaynak: Bilimevi İktisat Dergisi (2. sayı)



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları sondevir.com sitesine aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.



Bu haber için yorum yapmak istiyorum!



İlgili Haberler