İsl m Hisse Senedi İzleme Teknikleri Tasv ri Bir Yaklaşım

Analiz,

 

İslâmî Hisse Senedi İzleme Teknikleri: Tasvîri Bir Yaklaşım

İslâmî izleme kriterlerine yönelik haklı eleştiriler sonucu İslâm iktisatçılarının ortak temennisi, İslâmî yatırımların giderek hız kazanarak konvansiyonel sistem içinde kendine alan açması ve bugünkü izleme uygulamalarının bir geçiş dönemi çözümü olarak tarihsel süreçte yerini almasıdır.

Arş. Gör. Mevlüt Camgöz

Sermaye piyasaları, İslâmî finansın yerine getirilmesi en zor ve bir o kadar da önemli bir kriteri olan risk paylaşımı ilkesinin tam anlamıyla hayat bulabileceği belki de en ideal zemindir. Bu sebeple İslâmî Fıkıh Akademisi’nin (İFA) 1992 yılındaki fetvası İslâmî sermaye piyasalarının gelişimi ve küresel anlamda hız kazanması açısından bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Bu fetvadan sonra başta Malezya ve bazı ortadoğu ülkelerinde yapılan çalışmalarla birlikte Dow Jones (DJ), FTSE Russel (Financial Times Stock Exchange) gibi uluslararası kurumların da katkılarıyla 1990’lı yılların sonlarında İslâmî prensiplere uygun hisse senetlerinin belirlenmesi amacına yönelik İslâmî izleme teknikleri (İslamic stock screening methodology) geliştirilmiş ve İslâmî endeksler yayınlanmaya başlamıştır. Bu gelişmeler sonrasında belirlenen çerçeve hem İslâmî Finans Kurumlarına (İFK) hem de bireysel Müslüman yatırımcılara uluslararası standartlarda oluşturulmuş ve fetva kurulları tarafından düzenli olarak izlenen İslâmî hisse senedi endekslerinin bileşimindeki şirketlere veya bu endekslerden portföyler oluşturan çeşitli fonlara yatırım yapma imkânı sağlamıştır.

1990’lar öncesinde İslâmî sermaye piyasaları hakkındaki çalışmalar oldukça yetersizdir. İslâm iktisatçıları ve âlimleri konuya gerekli önemi vermemiş ve ayrıca İslâmî prensiplere uygun sermaye piyasası uygulamaları oldukça sınırlı kalmıştır. İslâm dünyasında modern anlamda kurulan ilk borsa 1866 tarihinde İstanbul’da faaliyete geçen Dersaadet Tahvilat Borsası’dır. Bundan sonra Müslüman ülkelerde şirketlerin fon bulduğu ve hisse senetlerinin işlem gördüğü çok sayıda borsa kurulmuştur. Bununla birlikte sözü edilen borsalarda İslâmî sayılsın ya da sayılmasın her türlü şirket yer alabilmektedir.

1990’lı yıllardan önce çeşitli sebeplerle hisse senedi yatırımları İslâmî yatırımcılar tarafından benimsenmemiştir. Bunlardan ilki özellikle gelişmekte olan piyasalarda yüksek derecede görülen manipülatif ve spekülatif işlemler, hisse senedi piyasalarına olan güveni sarsmış ve bu piyasaların yüksek düzeyde garar içermesi kumar benzeri bir algı oluşturmuştur. İkincisi, bu dönemde genel kabul gören bir İslâmî izleme tekniğinin olmamasıdır. Bunun neticesi olarak belirli kurallara göre oluşturulmuş endeksler, bu endeks ve şirketlerin düzenli denetimi ve gözden geçirilmesi gibi yüksek maliyet ve zaman gerektiren unsurlar İslâmî hisse senedi yatırımlarının yaygınlaşmamasına sebep olmuştur.

20. Yüzyılda görülen İslâmî sermaye piyasası kurumlarından ilki Malezya’da 1962 yılında faaliyete geçen Tabung Haji (Malaysian Haji Pilgrimage Fund) fonudur. Amacı hac görevlerini yerine getirmek isteyen Müslümanların birikimlerini değerlendirmek ve hacca gitmek isteyen Müslümanlara finansal açıdan destek sağlamak olan bu fon günümüzde halen varlığını devam ettirmektedir.

Malezya’da hayata geçen Tabung Haji örneğinden sonra İslâmî yatırım fonlarıyla ilgili diğer bir örnek ABD’de 1980’li yıllarda kurulan Amana fon grubudur. Bu fonlardan ilki 1984 yılında kurulan Amana Mutual Fund Trust olarak bilinmektedir. Bu fonu 1987 yılında Amana Income Fund, 1994 yılında da Amana Growth Fund izlemiştir. Bu iki fon ABD’deki İslâmî yatırım fonları ve BYF’lerin (Borsa Yatırım Fonu, Exchange Traded Fund) toplam piyasa değerinin %95’inden daha büyüktür. Amana grubunun son fonu ise gelişmekte olan ülkelere odaklanan Amana Developing World Fund (2009) olarak bilinmektedir.

ABD örneğinde ilklerden olan diğer ilginç bir vaka da 1988 tarihinde 250 milyon dolarlık bir portföyün İslâmî prensiplere göre menkul kıymet borsalarında değerlendirilmesi amacıyla yapılan çalışmalardır. Kendisi de portföy yönetiminde olan Yahia Abdul-Rahman’ın (2014) aktardığına göre bu çalışmalar İslâmî prensiplere göre hisse senetlerinin filtrelenmesiyle ilgili dünya genelindeki ilk girişimdir. Hatta yazara göre Dow Jones 1990’lı yılların sonunda geliştirdiği metodolojisinde bu çerçeveyi esas almıştır. Takip eden kısımlarda ayrıntılarıyla anlatılacak olan günümüz izleme tekniklerine benzer şekilde iki aşamalı bir model olan bu kriterler aşağıdaki gibi özetlenebilir: 

i.  Yatırım yapılacak firmalar yerel topluluklarda çalışan, ekonomik gelişim ve refahın yükseltilmesi amacıyla topluma yeni iş fırsatları, barış ve harmoni sunanlardan tercih edilmelidir.

ii.  Yatırım yapılacak hisseler sosyal sorumlu firmalar* (socially responsible companies) arasından seçilmelidir. Haram sektörlerle doğrudan veya dolaylı bağlantısı olan firmalara yatırım yapılmamalıdır. Haram sektörler: Alkollü içecek üretim ve satışı; bar, gece kulübü ve gazino işletmecileri; alkol servisi yapılan oteller, domuz ve tütün ürünleri üretim ve satışı yapan işletmeler.

iii.  Şirketin sermaye yapısında faizli yabancı kaynak oranı piyasa değerinin en çok %33’ü kadar olabilir.

iv.   Ticari alacaklar toplam varlıkların en çok %45’i kadar olabilir.

v.   Faiz geliri toplam gelirin en çok %5’i kadar olmalıdır.

vi.   Yatırım doğrudan doğruya gerçekte faaliyet gösteren bir şirketin hisse senetlerine yapılmalıdır. Endeksler yatırım yapmak için uygun değildir.

Daha önce de ifade edildiği gibi İslâmî sermaye piyasaları ile ilgili kurumsal çalışmaların geçmişi ancak 1990’lı yılların başına dayandırılabilir. İslâmî bankacılık ve sigortacılık sektörlerinin gelişmesi, büyük firmaların ve Müslüman ülkelerin uzun vadeli finansman ihtiyaçlarını İslâmî prensiplere uygun bir sermaye piyasasında karşılamak istemesi böyle bir piyasaya olan ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple hisse senedi, tahvil ve emtia yatırımları, döviz işlemleri ve borsa endeksleri ile ilgili konular 1990’lı yılların başlarında fıkhî olarak ele alınmaya başlamıştır.

İslâmî sermaye piyasalarının gelişimiyle ilgili belki de en önemli kırılma noktası İslâmî Fıkıh Akademisinin 1992 yılında yayımlamış olduğu fetvadır. İFK’lar bu fetva ile İslâmî prensipleri ih- lal etmeyen hisse senetlerinin alınıp-satılabilmesine imkân tanımıştır. Bu fetva ile 1990’lı yılların sonunda DJ, MSCI, FTSE Russel vb. gibi uluslararası şirketler belirli kurallar çerçevesinde belirlenmiş ve fetva kurulları tarafından izlenen İslâmî endeksleri yayımlamaya başlamışlardır.

Bununla birlikte, İslâmî prensiplere uygun yatırım yapılabilecek şirketlerin belirlenmesi amacıyla geliştirilen İslâmî izleme teknikleri, bu teknikler sonucu belirlenen şirketlerden İslâmî hisse senedi endekslerinin oluşturulması, izlenmesi ve bu endekslere dayalı fonların dizayn edilmesi, yönetimi ve performans ölçümü gibi konularda hem akademik çevrede hem de uygulama alanında sıcaklığını koruyan fıkhi ve teknik meseleler bulunmaktadır.

Yukarıda ifade edilen gelişmeler ve olgular neticesinde bu çalışmanın amacı İslâmî prensiplere uygun hisse senedi yatırımları hakkında geliştirilen izleme tekniklerini analitik olarak sunmak ve temel izleme metodolojilerini tanıtmaktır. Bu bağlamda DJ, MSCI, FTSE Russel, S&P Global gibi uluslararası örnekleriyle birlikte SAC Malezya ve Katılım endeksi metodolojileri bu çalışmanın inceleme konusunu oluşturmaktadır.

İSLÂMİ HİSSE SENEDİ İZLEME METODOLOJİSİ

Genel olarak hisse senetlerinin izlenmesi işlemi tüm hisse senetleri evrenini belirli yatırım stratejisine uyan daha az sayıda hisse senedine indirgeme işlemidir. İslâmî izleme ise önceden belirlenmiş fıkhi prensiplere göre belirli bir piyasadaki hisse senetlerinin İslâmî yatırıma uygun olup olmadığının tespit edilmesinden ibarettir. Böylelikle Müslüman yatırımcıların ve İslâmî finansal kurumların yatırım yapabileceği hisse senetleri evreni belirlenmiş olmaktadır.

İslâmî hisse senedi yatırımında temel mesele ilgili şirketin finansal ve operasyonel faaliyet- lerinin İslâmî prensiplere uygun olup olmamasıyla ilgilidir. Günümüzde çok az sayıda şirketin İslâmî prensiplere uygun olmayan faaliyetlerden uzak olduğu dikkate alındığında bu tip şirketlerin hisse senetlerinin tamamen yasaklanması yatırım alternatiflerini oldukça kısıtlayacaktır. Bu sebeple İslâm âlimleri izleme tekniklerini geliştirerek hisse senetlerinin Müslüman yatırımcılar tarafından satın alınabileceği şirketleri belirlemektedir.

Bir hisse senedinin İslâmî açıdan yatırıma uygun olup olmadığını tespit edebilmek amacıyla geliştirilen izleme metodolojilerinde iki temel soruya cevap aranır. Bunlar: 

1.  Şirketin İslâm tarafından yasaklanan iş alanlarında faaliyet gösterip göstermediği,

2.  Şirketin mali yapısının İslâmî prensiplere uygun olup olmadığıdır.

Bu sorulardan ilki faaliyet alanına yönelik izleme (business screen) ikincisi ise finansal izleme (financial screen) olarak adlandırılmaktadır.

SEKTÖREL İZLEME

Faaliyet alanına yönelik izleme şirketlerin ticari faaliyetleri ile ilgilidir. Bir şirketin hisse senedinin İslâmî açıdan caiz görülebilmesi için ilgili şirketin ticari faaliyetlerinin İslâm dini tarafından yasaklanmamış iş alanlarında olması gerekmektedir. Örneğin İslâm’a göre alkol, kumar, konvansiyonel bankacılık, domuz ürünleri üretimi gibi faaliyet alanlarında faaliyet göstermek ve gelir elde etmek caiz değildir.

Bununla birlikte bazı iş alanlarının İslâm’a uygunluğu konusunda çeşitli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Örneğin kök hücre konusunda çalışan firmalar bazı fetva kurulları tarafından caiz görülürken bazıları tarafından caiz görülmemektedir. Yukarıda sayılan sektörlerde faaliyet gösteren şirketler kolaylıkla elenebilirken bazı sektörlerin daha ayrıntılı bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Örneğin eğlence sektöründe yapımevleri caiz görülmezken futbol kulüpleri caiz görülebilmektedir.

Ayrıca bazı şirketlerin faaliyet alanları tek bir ticari konudan oluşmamaktadır. Bu durumda şirket hem caiz görülen hem de caiz görülmeyen üretim ve hizmet alanlarından gelir elde etmiş olmaktadır. Ana faaliyet konusu caiz olsa da yan faaliyet alanlarından elde edilen gelirler İslâmî prensiplere uygun değilse bu durumda şirketin gelir yapısının ayrıntılı değerlendirilmesi gerekir. Örneğin bir süpermarket zincirinin ana faaliyet konusu caiz olsa da alkollü içecek satışından elde ettiği gelirler caiz görülmemektedir.

Bu tip sorunlar için çeşitli fetva kurulları ve organizasyonlar belirli eşik değerler belirlemiştir. Örneğin AAOIFI’ye (Accounting and Auditing Organization for Islamic Financial Institutions) göre bir şirketin elde etiği gelirlerin toplamında helal görülmeyen faaliyetlerden sağladığı kısmı %5’i geçerse ilgili şirketin hisse senetlerine yatırım yapılması caiz değildir.

Faaliyet alanına yönelik izleme tekniklerinin uygulamasında çeşitli sorunlar bulunmaktadır. Bunlar: 

1.  Bilginin ulaşılabilirliği: bazı durumlarda şirketin gelirleriyle ilgili bilgilere ulaşmak mümkün olmamaktadır. Örneğin bir süpermarketin gelirlerinin ne kadarlık kısmının helal ürün satışlarından ne kadarlık kısmının ise domuz ürünleri ve alkollü içecekler satışından sağladığının doğru biçimde tespit edilmesi için ayrıntılı satış bilgilerine ihtiyaç duyulmaktadır.

2.  Faaliyet alanının değişmesi: izleme anında şirketin caiz görülmeyen gelirleri %5’in altında olsa da bu gelirler zamanla bu eşik değeri aşabilmektedir. Bu durum ise fetva kurullarının ve denetçilerin şirketlerin faaliyet alanlarını ve gelirlerini devamlı takip etmesini gerektirmektedir.

3.  Münhasır haklar: kendisi İslâmî olarak uygun görülen bir şirket caiz görülmeyen bir iş dalında faaliyet gösteren başka bir şirket için mal veya hizmet üretiminde bulunabilmektedir.

FİNANSAL İZLEME

Günümüzde pek çok şirket uzun vadeli yatırımlarını finanse etmek veya çalışma sermayesi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla borçlanmakta ve bu borçları için faiz ödemektedir. İdeal anlamda İslâmî yatırımcıların ortak olacağı şirketin finansal işlemlerinin faizsiz olması gerekmektedir. Bu gerekliliği yerine getirmek amacıyla izleme tekniklerinde şirketlerin varlık ve kaynak yapıları taranmakta ve her bir unsur için belirlenen eşik değer sınırları içindeki şirketler finansal açıdan caiz görülmektedir.

İslâmî sermaye piyasaları ile ilgili çalışmaların başladığı ilk yıllarda İslâm âlimleri faizli işlemlere sahip şirketlere yatırım yapılmasını caiz görmemekteydi. Hatta 1993 yılında İFA tarafından yayımlanan bir fetvada faizli işlemleri olan bir şirketin hisselerini alan İslâmî yatırımcıların bu işlemlerin yapılmaması için üst yönetime baskı yapmadığı sürece ilgili şirketlere yatırım yapılmasının caiz olmadığı belirtilmektedir. Fakat modern şartlar dikkate alındığında böyle bir yaklaşımın hisse senedi yatırımlarını oldukça fazla kısıtlayacağı, hatta bazı durumlarda imkânsız hale getirebileceği görülmüştür. Bu sebeple, faaliyet gelirleri konusunda olduğu gibi şirketlerin varlık ve kaynak unsurlarının faizle ilişkili olan her bir kalemi için ayrı ayrı eşik değerler belirlenmiş ve bu eşik değerler içerisinde kalan firmaların hisseleri İslâmî açıdan uygun kabul edilmiştir.

Genel kabul gören yaklaşım çerçevesinde finansal izleme aşamasında ilgili şirketin varlık ve kaynak unsurları dört açıdan değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Bunlar ilgili şirketin likidite, faiz, borç ve caiz görülmeyen faaliyet alanlarından sağladığı gelirler ile ilgilidir. Ancak bu unsurların kabul edilebilir düzeyi ile ilgili benimsenen fıkhi ilkeler ve görüşleri takip edilen organizasyonlara göre İFK, İslâmî fon ve endekslerin fetva kurulları birbirinden farklı eşik değerler kullanabilmektedir.

BORÇ DÜZEYİ

Daha önce de açıklandığı gibi şirketlerin konvansiyonel finansal enstrümanlarla borçlanması ve bu borçları için ödedikleri faiz İslâmî prensipleri ihlal etmektedir. Ancak günümüz koşullarında kısa ve uzun vadeli finansman ihtiyacını karşılamak için birçok şirket faizli finansman tekniklerini kullanmaktadır. İslâmî yatırımcılar için faizli borç düzeyinin sıfır olarak belirlenmesi ise yatırım alternatiflerini çok azaltmakta hatta bazen sıfıra indirmektedir. Bu sebeple İslâm âlimleri belirli bir düzeyin altında kalan faizli borcu olan şirketleri yatırım yapılabilir olarak kabul etmişlerdir. İslâm âlimleri tarafından geliştirilen çeşitli yaklaşımlara göre bir şirketin toplam varlıkları veya piyasa değerinin %25 inden %33’üne kadar olan faizli borçları caiz görülebilmektedir.

LİKİDİTE DÜZEYİ

İslâm dinine göre nakit para ve borçlar ancak nominal değerleri üzerinden alınıp satılabilir. Hisse senetleri ise şirketin varlık ve kaynakları üzerinde pay sahipliğini göstermekte ve hissenin fiyatı bu pay sahipliğinin değeri olarak da ifade edilmektedir. Hisse senedi fiyatları makroekonomik olaylarla birlikte şirketle ilgili beklentileri de yansıttığı için çoğu zaman defter değerinden farklı bir fiyatla işlem görmektedir. İslâmî prensiplere göre varlıklarının çoğunluğu nakit ve benzeri varlıklardan meydana gelen bir şirketin hisse senetlerinin iskontolu veya primli alınıp satılması ise uygun değildir.

İslâm âlimleri ise İFK’lara ve Müslüman yatırımcılara sermaye piyasasının yolunu açmak için bu durumu belirli bir derecede yumuşatmak amacıyla nakdi varlıklar ve ticari alacaklar üzerinde çeşitli kısıtlamalar/eşik değerler geliştirmiştir. Fetva kurullarının görüşlerine bağlı olarak nakit ve benzeri varlıklar ile ticari alacakların toplam varlıklar içindeki payının %30-50 oranını geçmemesi gerekir.

Ancak AAOIFI standartlarında likidite düzeyi üzerinde bir kısıtlama bulunmamaktadır. Likidite düzeyini önemsemeyen AAOIFI bunun yerine maddi duran varlıkların toplam varlıklar içindeki payının %30’un altında olmamasını uygun görmektedir. 

FAİZ GELİRİ DÜZEYİ

İslâm’a göre faiz ödemesi yapmak haram olduğu gibi faiz geliri elde etmek de haramdır. Ancak günümüzde şirketler nakit varlıklarından veya devlet tahvili, finansman bonosu, imtiyazlı hisse senedi gibi menkul kıymetlerden faiz geliri elde edebilmektedir. Bu sebeple İslâm âlimleri İslâmî yatırıma uygun bir şirketin elde ettiği faiz gelirlerinin toplam gelirlere oranının %5 eşiğini geçmemesi gerektiğine hükmetmişlerdir.

CAİZ OLMAYAN GELİR DÜZEYİ

Bilindiği gibi İslâm dini alkol, kumar, konvansiyonel finansal hizmetler vb. gibi faaliyet alanlarından elde edilen gelirleri caiz/helal görmemektedir. Nitekim sektörel izleme aşamasında şirketlerin faaliyet alanlarıyla ilgili bir değerlendirme yapılmakta ve ana faaliyet alanı caiz görülmeyen faaliyet alanlarında olan şirketler elenmektedir. Ancak günümüzde birçok şirket üretim ve hizmet sahalarını çeşitlendirmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla menkul kıymetler borsasında bulunan bazı şirketler helal sektörlerle birlikte caiz görülmeyen iş sahalarından da gelir elde etmektedir. İşte bu sebeple İslâm âlimleri helal sektörlerle birlikte caiz görülmeyen iş sahalarından da gelir elde eden şirketleri caiz görülmeyen gelirleri toplam gelirlerinin %5’inin geçmediği sürece yatırım yapılabilir olarak kabul etmektedir.

ARINDIRMA (PURIFICATION)

Arındırma, herhangi bir şekilde haram unsurlardan kaynaklanan gelirlerin tespit edilip sadaka olarak verilerek elde edilen gelirlerin temizlenmesi işlemidir (Elgari, 2000, ss. 77–78). Günümüzde şirketler ticari ve finansal işlemlerini finansal kurumlar aracılığıyla gerçekleştirdiği için faiz ödemekte veya faiz geliri elde etmektedir. Ayrıca ana faaliyet konuları fıkhi olarak uygun görülen iş alanlarında olsa da bazı şirketler belirli derecede de olsa caiz görülmeyen ürün ve hizmetlerden gelir elde etmektedir. Bu gibi durumlar şirketlerin toplam gelirlerini bir anlamda kirletmektedir. Eğer söz konusu gelirler fıkhi danışma kurulları tarafından belirlenmiş olan eşik değerleri aşmıyorsa caiz görülmeyen gelirler yatırımcılar veya fon yöneticileri tarafından hesaplandıktan sonra sadaka olarak verilmektedir.

Başka bir deyişle arındırma işlemini gerektiren olgu hâlihazırda uygulanan izleme tekniklerinin belirli derecede de olsa İslâm dinine göre haram sayılan gelir unsurlarını barındırıyor olmasıdır. İdeal olarak İslâmî bir yatırımcının elde ettiği gelirlerin tamamen İslâmî prensiplere uygun yollardan elde edilmesi gerekir. Bu sebeple İslâm âlimleri tüm unsurlarıyla İslâmî prensiplere uymayan şirket hisse senetlerinden elde edilen kâr payı ve sermaye kazancı gibi gelirlerin caiz olmayan kısımlarının arındırılması gerektiğine hükmetmişlerdir.

Aslında gelirlerin arındırılması fikrinin İslâm dininde önemli temelleri vardır. Örneğin zekât ibadeti kişinin elde etmiş olduğu gelirin/servetin bir anlamda temizlenmesi anlamına gelir. Bu noktadan hareketle izleme sonucu belirlenen hisse senetlerinden elde edilen gelirlerin haram unsurlardan kaynaklanan kısımlarının hesaplanarak sadaka olarak verilmesi gerekir. Bu fonların yatırımcının menfaatine olacak şekilde kullanılması, zekât veya vergi olarak verilmesi caiz görülmemektedir. Burada arındırma ile zekâtın farklı şeyler olduğu unutulmaması gereken bir husustur. Zekât mali bir ibadetken, arındırma yukarıda da belirtildiği gibi tam anlamıyla İslâmî kriterleri karşılamayan bir yatırım aracından elde edilen getirinin haram unsurlardan kaynaklandığı düşünülen kısımlarının sadaka olarak verilmesinden ibarettir.

Teorik olarak açıklanması kolay olsa da arındırılması gereken gelir miktarının hesaplanması oldukça zordur. Bu noktadaki temel problem elde edilen gelirin içeriğindeki haram unsurlardan kaynaklanan miktarın tespit edilmesidir. Örneğin bir süpermarket zincirinin alkollü içecekler veya domuz ürünleri satışından elde ettiği gelirler toplamı yiyecek ve içecek sa- tışları kaleminin içinde yer alacaktır. Pratikte örnekleri çoğaltılabilecek bu tip olgular önemli bir meydan okuma olarak halen varlığını sürdürmektedir.

Arındırma işleminde benimsenen iki yöntem bulunmaktadır. Bunlar (I) kâr payı arındırması, (II) haram gelir arındırmasıdır. İlk teknikte arındırma işlemi elde edilen kâr payları üzerinden yapılmaktadır. Bu yöntemde toplam gelirler içinde haram unsurlardan kaynaklanan gelirler oransal olarak hesaplanıp bulunan oran elde edilen kâr payları ile çarpılarak sadaka olarak verilmesi gereken fon tutarı hesaplanır. Örneğin bir şirketin toplam gelirini 100.000 TL, faiz gelirini 1.000 TL ve yatırımcının elde ettiği kâr payını 10.000 TL olarak kabul edelim. Buradan faiz gelirinin toplam gelirler içindeki payının %1 (1.000 TL/100.000 TL) olduğu görülür. Genel kabul görmüş izleme yöntemlerine göre bu oran %5’in altında olduğu için bu şirket diğer koşullar sabit kalmak üzere İslâmî yatırım için uygundur. Bununla birlikte yatırımcının elde ettiği 10.000 TL kâr payı gelirinin 100 TL’sini (%1*10.000 TL) sadaka olarak vermek zorundadır.

İkinci teknik olan haram gelirlerin arındırılmasında ise haram unsurlardan elde edilen gelirler toplamı toplam hisse senedi sayısına bölünür. Hesaplanan oran elde tutulan hisse senedi sayısı ile çarpılarak arındırılacak fon miktarı hesaplanmış olur. Bir önceki örneğe toplam hisse senedi sayısı 1.000 adet, yatırımcı tarafından elde tutulan hisse senedi sayısı 50 adet bilgileri eklenirse, hisse başına arındırma tutarı 1 TL (1.000 TL/1.000 Adet) olarak hesaplanacaktır. Yatırımcı elinde 50 adet hisse bulundurduğu için sadaka olarak vermesi gereken toplam miktar 50 TL (50 Adet*1 TL) şeklinde hesaplanacaktır.

Haram unsurlardan elde edilen gelirler tam anlamıyla hesaplanmış olsa bile bu gelirler yatırımcılara kâr payı veya sermaye kazancı olarak ulaşabilmektedir. Gelirlerinin tamamını kâr payı olarak dağıtan şirketler açısından çözüm nispeten kolay olsa da özellikle gelişmekte olan piyasalardaki firmalar kâr payı ödemelerinden kaçınmakta ve bu gelirleri sermayelerine eklemektedirler. Bu olgu haram unsurlardan elde edilen gelirlerin tekrar yatırıma yönlendirilerek şirketin toplam değerinde pay sahibi olması anlamına gelir. Sonuç olarak böyle bir hisse senedinden elde edilen getirinin tam anlamıyla arındırılması mümkün görünmemektedir.

Uygulama ve hesaplama zorluğundan dolayı arındırma işleminin fon yönetimi veya finansal kuruluşlar tarafından yapılmasını benimseyen yaklaşımlar bulunmaktadır. Ancak İslâmî sermaye piyasası araçlarına konvansiyonel yatırımcılar da yatırım yapabilmektedir. Bu olgu göz önüne alınarak arındırma oranı fon veya finansal kurum tarafından açıklanmakta, arındırmanın yapılıp yapılmayacağı ise yatırımcının kendi tercihine bırakılmaktadır. İlk uygulamada fo- nun toplam gelirleri üzerinden fetva kurulu tarafından belirlenen yüzdeye göre hesaplanan tutar bizzat fon yönetimi tarafından sadaka olarak verilmektedir. İkinci uygulamada ise fon yöneticileri tarafından belirli periyotlarda hisse senedi başına belirlenen arındırma oranına göre yatırımcı gelirlerinden sadaka olarak vereceği miktarı kendisi hesaplamaktadır.

Arındırma işlemiyle ilgili bir başka problem noktası da hisse senetlerinin el değiştirmesiyle ilgilidir. Arındırma işlemi belirli dönemlerde yapıldığı için sadece işlem esnasında hisseyi elinde tutan yatırımcının elde ettiği gelirler arındırılmakta, diğer yatırımcılar etkilenmemektedir. Bu sebeple getiri elde edilsin veya edilmesin hisse senetlerinin elde tutulduğu süre ile orantılı hesaplamaların yapıldığı arındırma teknikleri benimsenmeye başlanmıştır.

TEMEL İZLEME METODOLOJİLERİ

İslâmî fonların ortaya çıkışı İslâmî endekslere olan ihtiyacı ortaya çıkarmış ve İslâmî endekslerin dizayn edilmesi ile ilgili tartışmalar 1993 yılında Dow Jones’un girişimleri ile başlamıştır. İslâmî prensiplere uygun endekslerin oluşturulması ve bu endeksleri oluşturacak hisse senetlerinin İslâmî prensiplere uygunluğunun belirlenmesi konularındaki fikhi meseleler ancak 1998 yılında beş fıkıh uzmanı tarafından hisse senetleri ile ilgili yayımlanan fetva sonrasında açıklığa kavuşmuştur. Bu fetva İslâmî prensiplere uygun hisse senetlerinin belirlenmesi için kullanılacak izleme kriterlerini ortaya koymuştur. Fetva sonucunda ortaya çıkan metodoloji kullanılarak 1999 yılında Dow Jones İslâmî Piyasa Endeksi (Dow Jones Islamic Market Index) hesaplanmaya başlamıştır. Bu dünya üzerinde İslâmî prensiplere uygun hisse senetlerinin performansının izlenmesi için oluşturulan ilk endekstir.

DJIMI sonrası Nasdaq OMX, MSCI, FTSE Russel, S&P Global gibi kurumlar tarafından çok sayıda ve farklı amaçlarla İslâmî endeksler geliştirilmiştir. Hisse senetlerinin İslâmî prensiplere uygunluğu ilgili kurumun sahip olduğu fetva kurulunun görüşlerine ve benimsediği ilkelere göre farklılaşmaktadır. Örneğin S&P, FTSE RUSSEL ve MSCI kendi fetva kurullarının benimsediği kriterlere göre izleme yaparken, Nasdaq OMX AAOIFI tarafından ortaya konan metodolojiyi takip etmektedir.

1999 yılında hesaplanmaya başlanan Dow Jones Islamic Market endeksleri dünya genelinde üzerinde uzlaşma sağlanmış belirli bir metodolojiye göre hesaplanan ilk İslâmî hisse senetleri piyasası endeksi olma özelliğine sahiptir. Dow Jones uyguladığı izleme metodolojisinde uluslararası saygınlığı olan düzenleyici kurumlardan AAOIFI’nin ilgili standartlarını esas almıştır. Endeksleme hizmeti verilen borsalardaki şirketler önceden belirlenmiş metodolojiye göre taranmakta ve sadece ilgili kriterleri sağlayan hisse senetleri İslâmî endekslere girebilmektedir. Böylece İslâmî prensiplere uygun varlıkları arayan yatırımcılar ayrı bir izleme çabasına ve maliyetine katlanmadan yatırım alternatiflerini tespit edebilmektedirler.

  

                         Tablo 2 Finansal İzleme Kriterlerine İlişkin Metodoloji Haritası

Ulusal ve global ölçekte hizmet veren endeks sağlayıcıların büyük çoğunluğu iki aşamalı izleme metodolojisini benimsemektedir. Detayları daha önce anlatılan iki aşamalı izleme tekniğinde şirketler ilk aşamada faaliyet gösterdikleri sektörlere ikinci aşamada ise belirli finansal rasyolara göre değerlendirilmektedir. İslâmî sermaye piyasasında öncü gelişmelerin görüldüğü Malezya’da yakın döneme kadar bu durumun önemli bir istisnası bulunmaktaydı. 2013 yılı öncesinde SAC Malezya diğer izleme yöntemlerinden firmaların caiz olmayan faaliyet alanlarından belirli derecelerde elde ettiği gelirleri kabul etmesi ve bilanço bilgilerini göz önüne almayışı ile iki önemli noktada ayrışmaktadır. Oysaki SAC Malezya haricindeki metodolojilerde firmaların üretim ve hizmet sunduğu iş alanlarıyla birlikte bu faaliyetlerin fi- nansmanı, nakdi varlıklar ve ticari alacaklar da değerlendirmeye alınmaktadır. Malezya örneğinde farklılaşan diğer bir husus da bu izlemenin bizzat ülkenin sermaye piyasası kurulu tarafından yapılması ve senenin belirli dönemlerinde yapılan gözden geçirmeler sonucu ilgili izleme kriterlerine göre uygun bulunan tüm şirketlerin kamuoyuna ilan edilmesidir.

Sektörel izleme aşamasında endeks sağlayıcılar arasında esas faaliyet alanının tespiti, caiz görülmeyen sektör çeşitleri, İslâmî finans kurumlarının değerlendirilmesi ve caiz görülmeyen sektörlerden elde edilen gelirler hususlarında bazı farklılıklar bulunmaktadır.

Sektörel izleme aşamasındaki en önemli işlemlerden birisi şirketlerin esas faaliyet alanlarının tespit edilmesidir. Genel geçer bir endüstriyel sınıflandırma sistemi olmadığı için çoğu endeks sağlayıcı kendi geliştirdiği yaklaşımı benimsemektedir. Bu yaklaşımlardan en detaylı hazırlanmış olanı MSCI tarafından kullanılan GICS® (The Global Industry Classification Standard) standardı olarak değerlendirilebilir. Bu standartta her bir şirket hem elde ettiği ka- zançlar hem de piyasada oluşturduğu algı dikkate alınarak belirlenen faaliyet alanına tekabül eden bir kod almaktadır (msci.com/gics). DJ ve S&P Global ise kendi geliştirmiş oldukları başka bir endüstriyel sınıflandırma sistemini kullanmaktadırlar. Türkiye örneğindeki BMD (Bizim Menkul Değerler) ve ZP (Ziraat Portföy) sektörel izleme aşamasında ele aldıkları şirketlerin faaliyet alanın tespit edilmesinde ilgili şirketin ana sözleşmesini dikkate almaktadır.

Sektörel izleme işlemlerinde İslâmî finans kurumlarının ele alınmasında da birtakım farklılıklar bulunmaktadır. DJ kendi sınıflandırma sistemine göre İslâmî finans kurumu olarak faaliyet gösteren banka, sigorta şirketleri ve gayrimenkul şirketlerini İslâmî finans kurumu olarak kabul etmektedir. Ancak MSCI ve S&P Global bir şirketi İslâmî finans kurumu olarak kabul edebilmesi için daha açık ve somut kriterler belirlemiştir. Ayrıca MSCI sektörel izleme aşamasını geçen İslâmî finans kurumlarını finansal izlemeye almazken, S&P Global bu şirketlerin ilgili finansal rasyolarını da incelemektedir. BMD ve ZP metodolojisine göre ana sözleşmesinde İslâmî finans prensiplerine göre faaliyet göstereceği yönünde hüküm bulunan ve pratikte caiz olmayan sektörlerden gelir elde etmeyen şirketler sektörel izleme aşamasında elenmemektedir. Bununla birlikte, BMD bu şirketleri finansal izlemeye almazken, ZP İslâmî finans kurumlarını da finansal izlemeye tabi tutmakta ve ilgili finansal oranları dikkate almaktadır.

Birçok İslâm âlimi ve fetva kurulu caiz görülmeyen sektör çeşitleri hakkında büyük ölçüde hemfikirdir. Bununla birlikte savunma sanayi, tütün mamulleri, kök hücre çalışmaları, radyo ve televizyon yayıncılığı gibi konularda birtakım tartışmalar bulunmaktadır. Bu tartışmalar endeks sağlayıcılar tarafından benimsenen sektörel izleme kriterlerine de yansımıştır. Örneğin otelcilik sadece MSCI ve FTSE RUSSEL metodolojisinde caiz olmayan sektör olarak be- lirtilmektedir. SAC Malezya ise otelleri belirli eşik değerlere göre değerlendirerek İslâmî endekslere almaktadır. Sadece S&P Global, BMD ve ZP vadeli altın ve gümüş ticaretini sektörel izleme kriterlerinin içine almıştır. Benzer şekilde klonlama konusu sadece S&P Global tarafından benimsenen sektörel izleme kriterlerinin içindedir.

Caiz görülmeyen sektörlerden elde edilen gelirlerin değerlendirilmesi konusunda SAC Malezya haricindeki diğer tüm metodolojiler %5 eşik değerini benimsemiştir. SAC Malezya ise %5 eşik değeri ile birlikte belirli durumlarda %20 eşik değerini kullanmaktadır.

İzleme metodolojilerinin ikinci aşaması olan finansal oranların hesaplanması ve belirlenen eşik değerler konusunda da endeks sağlayıcılar arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Detayları daha önce anlatıldığı üzere finansal izleme aşamasında genel olarak üç bilanço oranı üzerinde durulmaktadır. Bunlar faizli borçlar, faiz getirili menkul kıymetler ve ticari alacaklar ile ilgilidir. Bunun istisnası Türkiye ve Malezya örneğinde ilgili endeks sağlayıcılar tarafından benimsenen finansal kriterlerde ticari alacakların dikkate alınmamasıdır. MSCI, FTSE Russel ve SAC Malezya finansal oranların payda değerinde aktif toplamını kullanırken bunlar dışındaki diğer tüm endeks sağlayıcılar ilgili şirketin yirmi dört veya otuz altı aylık piyasa değeri ortalamasını kullanmaktadır. Eşik değer olarak en çok kullanılan oran %33’tür. Bunun istisnası FTSE RUSSEL ve S&P Global’in ticari alacaklar ve nakit değerler için kullandığı %49-%50 oranı ve BMD’nin borçlar ve faiz getirili menkul değerler için kullandığı %30 oranıdır.

İzleme kriterlerinin İslâmî prensipleri tam olarak karşılamaması sebebiyle endeks sağlayıcılar arındırma uygulamasına başvurmaktadırlar. İlgili endekste bulunan şirketlerin caiz olmayan unsurlardan elde ettiği gelirlerin kâr payı kazançlarından düşülmesi olarak ifade edilebilecek bu uygulamada endeks sağlayıcılar gözden geçirme dönemlerinde yatırımcılara belirli bir arındırma oranı açıklamaktadırlar. DJ, MSCI ve S&P Global endeks kural kitapçıklarında oranının hesaplanması hakkında ayrıntılı bilgi vermektedir. Bununla birlikte FTSE RUSSEL %5 olarak sabit bir oran açıklamaktadır. Türkiye ve Malezya örneğinde ise arındırma uygulaması ile ilgili bilgi yoktur. Ancak BMD’nin İslâmî endekslerine ait internet sitesinde ilgili dönemdeki arındırma oranı yüzdesel olarak yatırımcıların bilgisine sunulmaktadır.

Endeks sağlayıcılar fetva kurulları açısından değerlendirildiğinde kendi bünyesinde bir fetva kurulu bulunduranlar ve danışmanlık hizmetlerini başka bir kurumdan alanlar olarak iki temel ayrıma gidilebilir. DJ ve MSCI kendi bünyesi içinde fıkıh uzmanlarından oluşan bağımsız bir fetva kuruluna sahiptir. BMD’de danışma kurulu adı altında bir yapı görünse de üyelerinin uzmanlık sahaları hakkında bilgi verilmemektedir. Bununla birlikte FTSE RUSSEL, S&P Global ve ZP fıkhi danışmanlık hizmetleri için Yasaar Ltd., Ratings Intelligence Partners ve ISFA gibi kendi bünyeleri içinde fıkıh uzmanlarından oluşan fetva kurulları bulunduran farklı kurumlardan hizmet almaktadır.

İZLEME METODOLOJİLERİNE YÖNELİK ELEŞTİRİLER

Faiz yasağına ilişkin finansal izleme kriterlerinde kullanılan %30 veya %33 eşik değerlerine dayanak olan hadisin bağlamının miras ile ilgili olması önemli bir eleştiri konusudur. Ayrıca bazı âlimlere göre üçte bir ölçütü yanlış yorumlanmaktadır. Bunlardan daha ziyade faizin formu ve oranı ne olursa olsun mutlak olarak haram olduğu, belirli bir oranının altında veya üstünde olmasının bu gerçeği değiştirmeyeceği ifade edilmektedir.

Daha önce bahsedildiği üzere orijinal Malezya SAC metodolojisinde sermaye yapısına ilişkin bir izleme kriteri bulunmamaktadır. Yani bu yaklaşımda firma faaliyetlerinin finansman kaynağı önemsenmemektedir. Dolayısıyla 2013 yılı öncesinde faaliyet alanı ve ilgili diğer kriterleri sağlayan firmalar SAC tarafından İslâmî şirketler listesine dâhil edilmekteydi. Ancak uluslararası yatırımcıların beklentileri ve İslâmî sermaye piyasalarının gelişmesi SAC metodolojisinin revize edilmesine sebep olmuş ve günümüz uygulamasında bu metodolojide de nakit varlıklar ve kaldıraç oranıyla ilgili finansal kriterler kullanılmaktadır.

Dow Jones, S&P Global ve Katılım Endeksleri metodolojilerinde faiz gelirlerine yönelik spesifik bir vurgu bulunmamaktadır. Ancak endeks kural kitapçıklarında bulunan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla faiz gelirleri caiz olmayan diğer gelir kalemleriyle birlikte değerlendirilmekte ve toplam gelirlere olan oranı yatırımcılara açıklanmaktadır.

Bilindiği gibi İslâm dinine göre likit varlıklar nominal değerleri üzerinden alınıp satılabilir. Ancak günümüzde hisse senetleri çoğu zaman nominal değerinin üzerinde işlem görmektedir. İşte bu yüzden izleme kriterlerinin büyük çoğunluğunda nakit ve faiz getirili menkul kıymetlerin toplam varlıklar içindeki oranının belirli bir eşik değerin altında olması istenmektedir. Ancak günümüzde bir firmanın hisse senedi fiyatı o firmanın varlıklarıyla ilgili olduğu gibi belki daha yüksek bir oranda şirketin bir bütün olarak değeriyle ilgilidir.

Başka bir açıdan likit varlıklar üzerinde bir sınırlandırma getirmenin İslâmî portföyler üzerinde olumsuz etkilerinin görülmesi de mümkündür. Çünkü ekonomik koşullara göre firmaların çalışma sermayesi yapıları değişiklik gösterir. Özellikle kriz dönemlerinde şirketlerin daha likit bir bilançoya sahip olmak istemesi makul bir stratejidir. İşte bu sebeple İslâmî endekslerin bileşimlerindeki değişiklikler İslâmî portföylerin işlem maliyetlerini artıracak ve likit olmayan firmalara yatırım yapılmasına sebep olacaktır.

Ayrıca faaliyet alınan yönelik izleme kriterlerinden helal olmayan unsurlar için kullanılan %5 eşik değerinin de fıkıh kaynaklarında bir dayanağı bulunmamaktadır. Bu ölçüt İslâm âlimleri arasındaki görüş birliğiyle ortaya çıkmıştır.

İzleme kriterlerine yöneltilen eleştirilerden bir tanesi de finansal rasyolar hesaplanırken payda değerinde piyasa değerinin mi yoksa toplam varlıkların mı kullanılacağı ile ilgilidir.

Örneğin Dow Jones piyasa değerini kullanırken, MSCI toplam varlıkları kullanmaktadır. Piyasa değeri firma ile ilgili her türlü bilgiyi yansıtan bir ölçüt olsa da hisse senedi fiyatında meydana gelen değişimlere bağlı olarak dalgalanmaktadır. Böyle bir durumda ise bir hisse senedi bir gün %33 eşik değerinin altında kalırken ertesi gün ilgili eşik değeri aşarak İslâmî endekslerden çıkartılması gerekebilmektedir. Bu anlamda toplam varlık değeri daha stabil olsa da sadece bilanço bilgilerine dayandığı için firma ile ilgili bilgileri tam anlamıyla yansıtmamaktadır. Bu soruna çözüm bulmak amacıyla piyasa değeri 12, 24 ve 36 aylık ortalama olarak hesaplanmaktadır. Ancak bu durumda da piyasanın yükseliş veya düşüş trendinin hızlı olduğu dönemlerde tutarsız sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

Finansal izleme kriterlerinde bölen değeri olarak toplam varlıkların kullanımıyla ilgili bir eleştiri konusu da mali tabloların yayımlanması ve şirketler tarafından benimsenen muhasebe politikaları ile ilgilidir. Genellikle yıllık veya dörder aylık periyotlarda yayımlanan mali tablolar izleme işleminin devamlılığının sağlanması noktasında önemli bir kısıt olarak durmaktadır. Ayrıca firmaların farklı muhasebe politikaları benimsemelerinin de mali tablolar üzerinde etkileri olabilir. Bu olgu doğal olarak İslami izleme sonucu elde edilen yatırım yapılabilir varlık evrenini belirli ölçüde değiştirecektir.

Borç oranı hesaplanırken uluslararası şirketlerin birçoğu şirket bilançolarının ayrıntılı analizine gitmemektedirler. Örneğin sukuk vb. İslâmî açıdan caiz olan kaynak kalemleri konvansiyonel borç gibi değerlendirilmektedir. Sonuç olarak İslâmî endekslere girebilecek firmalar borç oranının doğru hesaplanmaması sebebiyle liste dışı kalabilmektedirler.

İslâmî hisse senedi izleme kriterlerinin niteliği ve niceliği üzerinde İslâm alimleri veya ilgili kurumlar tarafından konsensüs sağlanamamıştır. Bu sebeple endeks sağlayıcıların veya İFK’ların fetva kurullarından çıkan bir karar bazen diğer kurullar ile uyumlu olmayabilmektedir. Ayrıca endeks sağlayıcılar veya İslâmî fonlar farklı kurumlar tarafından ortaya konan metodolojileri benimseyebilmektedirler. Bu durum ilgili kararların ve metodolojilerin standart olmayan bir görünüme sahip olmasına neden olmaktadır. Başka bir ifade ile İslâmî hisse senedi izleme metodolojileri uluslararası geçerliliği olan bir kurum veya kurul tarafından tasdik edilmemekte ve denetlenmemektedir. Bu olgular izleme kriterlerinin tutarlılığının ve kredibilitesinin sorgulanmasına neden olmaktadır.

Hâlihazırda kullanılan izleme tekniklerinin tamamı negatif izleme yapmaktadır. Oysaki İslâm inancının esasları çok yönlü ve çok boyutludur. Çevre ve doğal kaynakların korunmasından, işçi işveren ilişkilerine, kurumsal yönetim uygulamalarından rakip firmalarla ilişkilere kadar birçok alanda İslâmî prensiplerin benimsenmesi mümkündür. Fakat ne- gatif izleme yaparken bu ilkeler göz önüne alınmamaktadır. İslâm inancına göre tespit edilen negatif ve pozitif izleme tekniklerinin bir arada kullanılması hem firmalar hem de yatırımcılar açısından motive edici bir rol oynayabilir.

İslâmî endeks sağlayıcılardan olan Dow Jones ve S&P Global 2008 finansal krizi esnasında izleme kriterlerinde çeşitli değişiklikler yapmıştır. Bunlardan birisi finansal rasyoların hesaplanmasında bölen değerinin 12 aylık ortalamadan 24-36 aylık ortalamaya çıkarılmasıdır. Ayrıca Dow Jones yine bölen değerini toplam varlıklar yerine toplam piyasa değeri olarak değiştirmiş ve ticari alacaklar sınırını %45’ten %33’e düşürmüştür. Bu tip kural değişiklikleri izleme kriterleri sonucu elde edilen yatırım yapılabilir varlık evreninin değişmesine neden olmakta ve İslâmî endekslerin tutarlığının sorgulanmasına yol açmaktadır.

20. yüzyılda İslâm ekonomisi ve finansı konusunda geliştirilen teorik çerçeve ve uygulamalar 1970’li yıllarda İslâmî bankaların doğuşuyla ilk meyvelerini vermiştir. İslâmî finansın kapsamlı, alternatif bir finansal sistem olarak hayata geçirilebilmesi için İslâmî sermaye piyasasının önemi ve gerekliliği çok geçmeden anlaşılmış ve 1980’li yıllarda başlayan girişimler takip eden on yılda İslâmî fon ve endekslerin, sukuk ve diğer sermaye piyasası araçlarının ortaya çıkışıyla 1990’lı yılları İslâmî sermaye piyasası için bir dönüm noktası haline getirmiştir. Bu dönemde İslâmî hisse senedi piyasası için belki de en önemli gelişme İFA’nın 1992 yılındaki fetvasıyla İFK’lar ve Müslüman yatırımcılara hisse senedi pi- yasalarının yolunu açmış olmasıdır. Malezya’da devlet desteğiyle gerçekleştirilen girişimlerin de katkısıyla bu fetvadan sonra doksanlı yılların sonunda DJ, FTSE Russel gibi uluslararası kurumlar geliştirmiş oldukları izleme teknikleriyle küresel ölçekte İslâmî hisse senedi endeksleri hesaplamaya başlamışlardır.

İslâmî sermaye piyasasının kurucu çerçevesiyle ilgili çözüm bekleyen çok sayıda fıkhi ve teknik mesele bulunmaktadır. Bunlardan bazıları İslâm âlimleri tarafından ya hiç ele alınmamış ve gerekli fıkhi çıkarımlar yapılmamış ya da farklı fıkıh ekolleri tarafından geliştirilen birbirinden çok ayrışan yaklaşımlar sebebiyle genel kabul gören bir kanı ortaya çık- mamıştır. İslâmî sermaye piyasasının kurucu çerçevesi için geçerli olan bu olgu İslâmî endekslerin oluşturulduğu izleme metodolojileri için de geçerlidir. Ancak buradaki kısıt teorik olmaktan ziyade pratik bir görünüm arz etmektedir. Zira İslâmî prensiplerin bire bir benimsendiği bir çerçeve uygulandığı zaman günümüz hisse senedi piyasalarında yatırım yapılabilir varlık evreni dramatik olarak azalmakta ve hatta bazen sıfıra düşmektedir.

İşte bu sebeple ilgili fıkhi ilkeler İslâm âlimleri tarafından gevşetilmiş ve bugünkü hisse senedi izleme kriterleri ortaya çıkmıştır. Ancak bu metodolojilerin tam manasıyla İslâmî prensiplere uymadığı, ideal bir İslâmî sermaye piyasasında yer alamayacak olması konunun uzmanları tarafından da kabul edilmektedir. İslâmî izleme kriterlerine yönelik haklı eleştiriler sonucu İslâm iktisatçılarının ortak temennisi İslâmî yatırımların giderek hız kazanarak konvansiyonel sistem içinde kendine alan açması ve bugünkü izleme uygulamalarının bir geçiş dönemi çözümü olarak tarihsel süreçte yerini almasıdır. 

Kaynak: Bilimevi İktisat Dergisi (1. sayı)

 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları sondevir.com sitesine aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.



Bu haber için yorum yapmak istiyorum!



İlgili Haberler