Türkiye de İktisadi Düşüncenin Yayılımı ve Heterodoks İktisadın İmkanları

Foto: Arşiv

Analiz,

 

Türkiye’de İktisadi Düşüncenin Yayılımı ve Heterodoks İktisadın İmkanları

İktisatta ortodoksi ve heterodoksi ayırımının hem sosyolojik hem de teorik gerekçeleri vardır. Her iki açıdan bakıldığında da günümüz iktisadında ortodoksiyi neoklasik iktisat oluşturmaktadır. Başlıca heterodoks iktisat okulları olarak da asıl kurumsal iktisat, radikal politik iktisat, Avusturya iktisat okulu, post Keynesyen iktisat ve feminist iktisat gibi okullar sayılabilir.

Feridun Yılmaz

Sosyal bilimler, sanayi kapitalizminin doğduğu tarihsel kavşakta ve onunla beraber ortaya çıkmışlardır. Bu bilimlerin, birbiriyle yer yer gerilimli addedilebilecek, iki görevinin olduğu söylenebilir. İlki, ortaya çıkan yeni toplumsal yapının izahıdır. İkincisi ise bu yeni yapının toplumsal hayatta doğurduğu gerilimleri ortaya koyup, eleştirel bir analize tabi tutmaktır. İlk görev yeni yapının açıklamasını yaparken aynı zamanda onun örtük olarak meşrulaştırılmasının da peşindedir. İkinci görev ise bizzat bu meşrulaştırma işlevi de dahil olmak üzere yeni tecrübe edilen yapının doğurduğu sorunları görmeyi ve onları gidermenin yollarını aramayı esas alır. Sosyal bilimler, bu birbiriyle çoğunlukla uyuşamayan iki işlevi üstlenerek yola çıktığından hemen bütün sosyal bilimlerde bu iki işlevin gerilimli ilişkisini görmek mümkündür. Bu gerilim bazen felsefi düzlemde, doğa bilimleri ve sosyal bilimlerin doğaları hakkında bir yöntem tartışması şeklinde kendini gösterirken, bazen de bizzat disiplin içi bir tartışma hüviyetine bürünebilmektedir. Yöntem tartışması, sosyal bilimlerin doğuşundan beri çeşitli farklılaşmalarla günümüze kadar varlığını korumuştur. Bu konu, yalnızca sosyal bilimler felsefesi altında bir alt disiplin tartışması olmasının ötesinde, sosyal bilim icrasına yönelik her yeni söylemin kendisi için yöntemi yeniden tanımlayarak yola çıktığı başlangıç noktasını oluşturmaktadır.

Disiplin içi tartışma ise, disiplinin seyrinin hangi görüşün egemenliği altında süreceğine ilişkin bir hakimiyet kavgası şeklinde ortaya çıkar. Disiplinin ortodoksisini belirleme tartışmasıdır bu. Hakim yaklaşımın ne olacağı sorusunun cevabı da, söz konusu tartışma özünde bir hakimiyet tartışması olduğu için, salt teorik zeminde belirlenmez. Disiplinin ortodoksisi, kurumsal yapı, hakim düzenin meşruiyet arayışı gibi çoğunlukla sosyolojik ve politik unsurlarca belirlenebilmektedir. Ortodoksinin hakimiyet derecesi de disiplinler arasında farklılık arz edebilmektedir. Örneğin iktisatta neoklasik ortodoksi çok güçlü bir hakimiyet tesis etmişken, sosyolojide bu hakimiyet nispeten daha zayıftır.

İster mantıksal zeminde ister sosyolojik zeminde yürüsün, sosyal bilimlerin her birinde oluşan ortodoksinin karşısında oldukça heterojen karakterde de olsa her zaman heterodoks eğilimler var olagelmiştir. Ortodoksinin hakimiyet derecesinin zayıf olduğu disiplinlerde, heterodoks eğilimlerin sınırları belirsizleşir. Çünkü bu eğilimler bizatihi disiplinin teorik çabasının bir parçası olarak kabul görürler. İktisat gibi ortodoksinin hakimiyetinin çok güçlü olduğu disiplinlerde ise heterodoks eğilimler disiplinin teorik çabasına dahil edilmediklerinden, kendi söylemlerini inşaya koyulurlar. İster ortodoksinin hakimiyeti güçlü olsun isterse de zayıf, heterodoks eğilimler her durumda, yukarıda sözü edilen sosyal bilimlerin eleştirel görevine talip bir söylemin peşindedirler.

Bu çalışmada önce iktisattaki ortodoksi ve heterodoksi ayırımının tarihsel seyri ele alınacak ve heterodoksinin, disiplinin doğasını kavramadaki önemine değinilecektir. Sonra iktisat biliminin Türkiye’deki yayılımı değerlendirilecektir. Türkiye’de iktisat biliminin yayılımı, Türkiye’nin daha genel Batılılaşma tecrübesinden ayrı düşünülemez. Bu tecrübe Batılılaşmayı, olumlarken de olumsuzlarken de bir beka sorunu çerçevesinde ele almış, buna bağlı olarak da Batı düşüncesinin ürünlerini araçsal bir aktarıma tabi tutmayı yeğlemiştir. Bu yüzden, iktisat biliminin söylemi de uzun yıllar yansız bir bilimsel aletin aktarımı olarak anlaşılmış ve öyle muamele görmüştür. Hal böyle olunca, disiplinin daha çok ortodoks versiyonunun yayılımından söz edilebilir. Oysa heterodoks eğilimlerin eleştirel potansiyeli bizzat Türkiye’nin Batılılaşma tecrübesine de farklı ışıklar düşürebilecek ve aynı zamanda disiplinin doğasını daha derinlikli kavrama imkanlarını barındıran bir niteliğe sahiptir. Bu yüzden çalışmanın son bölümünde Türkiye’deki heterodoks olarak nitelenebilecek iktisadi eğilimler üzerinde durulacaktır. Hem ortodoksinin iktisattaki baskın karakteri hem de Türkiye’de iktisat düşüncesinin teorik ve kurumsal temelinin cılızlığı heterodoks iktisat ekollerinin Türkiye’deki karşılığı aranmaya kalkıldığında, işi zorlaştırmaktadır. Fakat buna rağmen bir kısmı doğrudan Türkiye tecrübesinden kaynaklanan, bir kısmı da Amerikan menşeli heterodoks iktisat akımlarından etkilenme şeklinde gelişen heterodoks iktisat eğilimleri kendini göstermeye başlamıştır.

İKTİSATTA ORTODOKSİ VE HETERODOKSİ AYIRIMI

İktisat disiplini hem yöntem tartışması hem de disiplin içi hakimiyet tartışması açısından komşu disiplinlerden farklılaşan bir seyir izlemiştir. İktisat disiplininin teorik içeriği komşu disiplinlere nazaran daha erken belirginleşirken, üniversitelerde bağımsız bölümler haline gelme anlamında kurumsal meşruiyeti de görece erken gerçekleşmiştir. Disiplinin teorik içeriğinin belirlenmesi Methodenstreit olarak da bilinen on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde yaşanan bir yöntem kavgasının sonucunda gerçekleşmiştir. Kavganın felsefi düşüncede Naturwissenschaften ile Geisteswissenschaften tartışmasına dayandırılabilecek kökleri vardır. Felsefi düzeydeki bu tartışma sosyal bilimlerin doğasına ilişkin hemen her düşünme çabasında yeniden ve yukarıda da belirtildiği gibi yeni formlarda da olsa kendini gösterir. İktisat dışındaki sosyal bilimlerde bu tartışma bizzat teori inşasının başlangıç noktasını oluşturmaya devam ederken, iktisatta Methodenstreit tayin edici bir rol oynamış ve iktisadın ortodoksisini oldukça erken bir dönemde ve kalıcı olarak belirlemiştir. Methodenstreit’deki tartışmayı felsefi diline tercüme edersek taraflardan birisi Naturwissenchaften’ın yöntemini esas almaktan yanadır, diğeri de Geisteswissenschaften’a yakın durur. Ortodoksiyi oluşturan taraf, iktisadın niceliklerle uğraşan ve henüz hepsi keşfedilmemiş evrensel kanunları olan tipik bir doğa bilimi olduğu yönündeki iddiayı dillendiren ilk eğilim olmuştur. İktisadın ortodoksisi komşu disiplinlerin hiçbirisinde görülemeyecek denli güçlü hale gelmiştir. Öylesine bir iktidardır ki bu, kendi dışında kalan yaklaşımları iktisadın da dışında addetmeyi ve kendisini bizzat iktisadın kendisi kılmayı başarmıştır.

Methodenstreit sonrası oluşan ortodoksi yıllar içerisinde bir yandan hakimiyetini pekiştirirken bir yandan da niceliklerin teorik dilde matematiksel olarak ifadesinde çok ustalaşmış, yer yer komşu disiplin mensuplarını bile cezbeder hale gelmiştir. Oluşan ortodoksi açıklama ve dolayısıyla meşrulaştırma peşinde bir disiplin üretmiş, eleştirel eğilimlere ise kapı kapanmıştır. Bu kapının kapanması kapitalizmin belirlediği yeni toplumsal düzene yönelik eleştirel yaklaşımların ortadan kalkması anlamına gelmemiştir. Yeni ortaya çıkan iktisadi dünyanın eleştirisini yapan, yer yer de bu yapının doğurduğu sorunları ortadan kaldırmanın çarelerini arayan isimler, her ne kadar ortodoksinin ilgi alanına hiç giremeseler ve yazdıkları komşu disiplinlere ait kabul edilseler de, ondokuzuncu yüzyıldan başlayarak iktisat düşüncesine katkı yapmayı sürdürmüşlerdir. Yirminci yüzyılda ise artık eleştiri bizzat iktisadın ortodoksisine yönelmeye de başlamıştır. İktisat disiplininin ortodoksisine yönelen eleştiri yirminci yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte yoğunlaşınca, iktisatta heterodoksi olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Ortak paydalarını ortodoks iktisadın eleştirisi oluşturan heterodoks iktisat akımları düşünsel olarak Karl Marx’tan, Thorstein B. Veblen’e, Joseph A. Schumpeter’den Karl Polanyi’ye kadar geniş bir yelpazeden etkilenirken, yirminci yüzyılın ikinci yarısında kurumsal yapılanmalar haline de gelmişlerdir. Heterodoks iktisat kavramının yaygın kullanımı da 1970’li yıllar sonrasına rastlar. 

Heterodoks iktisadın düşünsel temellerinde Post Keynesyen-Sraffacı, Marxist-radikal, kurumsal-evrimci, sosyal, feminist ve ekolojik iktisat gibi çok sayıda gelenek mevcuttur. Milletlerin zenginliği, sermaye birikimi, adalet, toplumsal ilişkiler, cinsiyet ve ırk çalışmaları, iktisadi ve toplumsal yeniden üretim gibi çok geniş bir ilgi alanı da vardır. Söz konusu liste daha da genişletilebilecek olsa bile en genel hatlarıyla heterodoks iktisadın, ortodoksinin ihmal ettiği sosyolojik ve politik alanı da içeren daha bütüncül bir yaklaşıma yöneldiğini belirtmek gerekir.

Heterodoks iktisat okulları, sosyal bilimlerin doğuşundaki gerilimli iki işlevin ihmale uğramış ikinci işlevine iktisat biliminin yeniden talip olması anlamına da gelmektedir. İktisat bunlar sayesinde hem kendi doğası üzerine yeniden düşünme imkanı bulurken hem de kapitalist dünyanın daha eleştirel izahı yönünde adım atma ufkuna dönmüştür. Ortodoks iktisadın ondokuzuncu yüzyılın son çeyreği ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden devralınan pozitivist bir bilim felsefesine olan bağlılığı sorgulanmaya başlanmış, matematikselleşmenin tutarlı bir dil vaat etse de gerçeklikten kopma pahasına bunun gerçekleşmesi dile getirilir hale gelmiştir. Ortodoksinin ihmal ettiği politik ve sosyolojik yaklaşımlar iktisadın söylemine taşınmaya çalışılmıştır. 1960’lı yıllar sonu ile birlikte canlanan heterodoks gelenekler, bahsedilen düşünsel canlanma imkanını sunsalar da ortodoksinin bundan teorik anlamda da kurumsal anlamda da etkilendiği söylenemez. Heterodoks iktisadın disiplin içindeki kurumsal ağırlığı son derece düşük kalmaya devam etmiştir.

Ortodoks iktisat rasyonel seçim teorisi temelindeki seyrini, ne bilim felsefesindeki yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bilimin doğası hakkındaki eleştirel yaklaşımlardan, ne de heterodoks iktisat okullarının eleştirilerinden etkilenmeksizin, sürdürmüştür. Ortodoks iktisadın dikkate aldığı itiraz 1990’lı yıllarla birlikte yükselişe geçen davranışçı (behaviouralist), deneyci (experimentalist) ve nöroiktisat (neuroeconomics) gibi akımlardan gelmiştir. Teorik içerik itibariyle neoklasik ortodoksinin bu akımlara da diğer heterodoks ekollere yaptığı muameleyi yapması ve onları dikkate almaması beklenebilirdi. Fakat ilgili akımlar, beklendiğinin aksine ortodoks neoklasik iktisadın iltifatına mazhar olmuşlardır. Bunda söz konusu eğilimlerin geçmişteki Methodenstreit’in doğa bilimlerinin yöntemini savunanlar tarafında yer alıyor olmalarının payı büyüktür. A priori varsayımlar yerine empirik temeli esas alan bu yeni akımlar, ortodoksinin homoeconomicus’una itiraz potansiyeli barındırsalar da, iktisat bilimini toplumsal ve politik olandan yalıtık atomistik bireyler olarak kavrama yönüyle ortodoksi ile aynı çizgi içerisindedirler. Hem natüralist hem de bireyci araştırma programları olmaları yönüyle hakim neoklasik iktisatla buluşmaktadırlar. Bu yönüyle 1990’lı yıllar sonrasının yeni gelişmeleri bir tür ortodoksi içi revizyona yol açma potansiyeli göstermektedir.

Düşünsel temelleri çok daha eskiye giden ve 1970’li yılların başından beri heterodoks iktisat olarak adlandırılan yaklaşımlar ise eleştirel karakterlerini muhafaza etmeyi sürdürmektedirler. Heterodoks okulların önemlice kısmı, ortodoksinin bireyci analizine itiraz ederek toplumsal ve politik olanı içeren daha bütüncü bir iktisat peşinde koşmaktadırlar. Fakat heterodoks iktisadın ortodoksi karşısında kurumsal kapasiteleri ve etki güçleri hala son derece küçüktür.

TÜRKİYE’DE İKTİSAT DÜŞÜNCESİNİN YAYILIMI

İktisat düşüncesinin disiplinli formuna bürünmesinin yanında doğduğu topraklardan diğer ülkelere yayılımı konusunda son yıllarda kayda değer bir literatür ortaya çıkmıştır. Bu literatür bir yandan disiplinin meslek içi yayılımı, iktisadın sıradan halka aktarımı, politikacılara etkisi gibi konulara yoğunlaşırken, diğer yandan disiplinin giderek profesyonelleşmesi, Amerikanlaşması, uluslararasılaşması, ders kitaplarının yayılımı, iktisatçıları çatısı altında toplayan kurumların oluşumu ve yayılımı gibi diğer sosyolojik yayılım güzergahlarına odaklanmaktadır. Bunun yanında Adam Smith, David Ricardo, Karl Marx, Thorstein Veblen, John Maynard Keynes gibi tek tek iktisadın kurucu isimlerinin düşüncelerinin diğer ülkelere nasıl aktarıldığına dair teorik yönelimlerin de izi sürülmektedir. Bu hem teorik hem de sosyolojik düzeydeki yayılımın takip çabaları ülkelerin kapitalizm ile tanışma sıralarına göre önemli farklılıklar gösterir. Batı içinde kalıp onun periferisinde sayılabilecek olan Portekiz, İspanya gibi ülkelerde yayılım daha doğrudan olabilirken, Türkiye ve Japonya gibi Batı dışı periferide yayılım daha farklı bir karakter arz edebilmektedir. Batı dışının entelektüel dünyası, disiplinin yayılımını bir disiplin formunun aktarımı olarak değil, daha varoluşsal bir problemle yüz yüze gelme olarak karşılamaya çalışmaktadır. Bu da disiplinin yayılımını tartışan literatürün, söz konusu ülkelerde farklı ele alınmasına ihtiyaç duyurabilmektedir.

Bunun örneklerini Türkiye’nin düşünce dünyasında bulmak mümkündür. İktisat başlangıçta bir disiplin olarak Türk düşüncesine girmiş değildir. O yüzden modern iktisadın kavramlarıyla ilk karşılaşılan dönemde dahi henüz ortodoks iktisadın belirli bir formunun şekillenmeye başladığını söylemek zordur. Fakat akmakta olan bilginin heterodoks bir karakter arz ettiğini de söylemek zordur. Bu yüzden Türkiye’de heterodoks iktisadın varlığı ve muhtemel imkanlarını tartışabilmek için öncelikle bu ayırımı bir kenara koyarak iktisat düşüncesinin Türkiye’ye girişi ve yayılımı üzerinde durmak gerekmektedir. Ortodoksinin gevşek hatlarla şekillenmesinin akabinde ve fakat oldukça geç bir dönemde heterodoks iktisat unsurlarına rastlanmaya başladığı söylenebilir.

Modern İktisat düşüncesinin Türkiye’nin düşünce dünyasında karşılık bulmaya başlaması, Türkiye’nin Batı karşısında geri kalmışlığına ve bunun yol açtığı ağır politik sorunlara cevap verme gayretinin bir yan ürünü olarak gün yüzüne çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun Batıda ortaya çıkmış yeni iktisadi düzene ve teknolojik atılıma cevap veremeyişinin yol açtığı ağır yenilgiye çare arayışı, dönemin Osmanlı entelektüellerinin oldukça parçalı bir tarzda ve araçsal bir tonda Batı düşüncesi ile temas kurmalarına yol açmıştır. Devletin bekası esas alındığından bu politik varoluş kaygısı bizatihi Batı düşüncesinin doğasına temas ve ona ilişkin düşünme gayretini de geri plana itmiştir. Sorunun aciliyeti, hızlı politik reformlara odaklanmaya ve bunu destekleyecek araçsal düşünce aktarımlarına meyli kolaylaştırmıştır. Sanayi devrimi sonrasının yeni dünyasında disipliner mevcudiyetlerine kavuşmaya başlamış olan sosyal bilimler ile başlangıçtaki temaslar çok zayıf ve bir o kadar da araçsal düzeyde kalmıştır. Çünkü Batı dünyasında sanayi devrimi sonrası bütün bir toplumsal hayatı etkisi altına alacak şekilde “ekonomi” ortaya çıkmıştır. Bu ekonominin açıklanma gayreti iktisat biliminin disipliner meşruiyetine temel oluşturmuştur. Osmanlı’da bir iktisadi hayattan söz edebileceksek bile sanayi devrimi sonrası dünyasının modern “ekonomi”sinden söz etmek henüz mümkün değildir. Bu yüzden sosyal bilimlerin Türk düşünce dünyasında disipliner sınırları ile karşılık bulmaya başlaması hayli gecikecektir. Bu durum, yukarıda bahsedilen aciliyetle ilişkilendirilebilir. Devletin bekası sorunu öncelikli ve yegane entelektüel gündemi oluşturduğundan, bir disiplinin ana hatlarıyla aktarımına rastlanmaz. Disiplinden aktarılan düşünceler, devletin bekasına araç temin edecek unsurlar olarak ele alınır. Batı düşüncesi ile temastaki bu araçsallık, Türk düşünce dünyasının modern döneminin hemen bütün zamanlarını kat eder ve hatta günümüze kadar gelir.

Üstelik disiplinlerin varlık ve meşruiyetleri üniversiter yapılar içerisindeki kurumsal varlıklarıyla da mümkün olduğuna göre, iktisat düşüncesinin aktarımındaki araçsal ton ve zayıflık daha anlaşılabilir hale gelir. Disiplinlerin hem düşünsel temelleri hem de kurumsal varlıkları söz konusu olduğunda Batıda iktisat bilimi tarihsel olarak sosyolojiden önce sınırlarını belirginleştirmişken, Türkiye’de sıralama ters yönde olmuştur. Bunda yine etkisi artık hissedilmeye başlanmış olsa bile henüz gelişmiş anlamıyla modern “ekonomi”nin yokluğunun önemi büyüktür. Buna mukabil, “toplumsal”ın yükselişinin emareleri, “ekonomi”den önce kendini gösterir. Batı ile temas hem “toplumsal olanın” hem de “politik olan”ın daha erken entelektüel gündemin merkezine oturmasına sebep olmuştur. Disiplin olarak sosyolojinin iktisada göre daha erken sayılabilir bir evrede kurumsallaşmaya başlamasında bu gelişmenin payı büyüktür. Yine iktisat biliminin Türkçede adlandırılma gayretinin önce bir ahlak terimiyle, “ilm-i tedbiri menzil” ile karşılanması da modern “ekonomi”nin yokluğuna işaret eder.

Bu yüzden iktisat düşüncesinin Türk düşünce dünyasında karşılık bulmaya başlamasını tartışırken, iktisadın bir zihniyet olarak varlığı ile bir disiplin olarak varlığı arasındaki farka dikkat çekmek gerekir. İktisat düşüncesinin Osmanlı’daki karşılığını arayan çalışmaların, ilk emareleri ondokuzuncu yüzyılda, disiplinin Batıdaki seyrinden uzak ve oldukça zayıf bulmaları bundandır. Bu çalışmalar ağırlıklı olarak on dokuzuncu yüzyıla odaklanmakta ve bir yönüyle zihniyet dönüşümünün sancılarını izlerken, diğer yönüyle disiplin ile temasın zayıflığının sebeplerini araştırmaktadır. Ondokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan sürede tartışmalar daha çok himayeciliğe karşı serbesti ya da sanayiye karşı tarım şeklinde sürmüştür. 1838 Ticaret Anlaşmasının etkisiyle uzun yıllar laissez faire savunusu öne çıkmış, yüzyılın son çeyreğine doğru ise himaye olmaksızın gelişmenin olamayacağına dair görüş belirginlik kazanmaya başlamıştır. Tarım ile sanayi arasındaki tercih konusunda da benzer bir seyre rastlanır. Batıda terminolojisi on dokuzuncu yüzyılda olgunlaşmış olan iktisat biliminin Osmanlı düşüncesine disiplin içi bir terminolojiden ziyade beka sorunu çerçevesinde aktığı aşikardır. O yüzden değer teorisi, fiyat teorisi, bölüşüm teorisi gibi konuların disiplinli bir tarzda ele alındığı metinlere pek rastlanmaz. Erken dönem birkaç ders kitabı denemesi bir yana bırakılırsa, disiplinin Batılı formuyla karşılık bulmaya başlaması neredeyse yirminci yüzyılın ikinci çeyreğini bulacaktır.

On sekizinci yüzyılın Osmanlı iktisadi düşüncesine odaklanan çalışmasında Ermiş bu yüzyılı tercih ediş sebeplerini açıklarken, bir anlamda bu zihniyet ve disiplin aktarımı farkını vurgulamaktadır. Ermiş on dokuzuncu yüzyılı seçmenin Batılı iktisadi düşüncenin aktarımı anlamına geldiğini, onsekizinci yüzyılın ise Batı etkisi öncesi geleneksel Müslüman toplumun son örneği olduğu için, Osmanlı düşüncesini ve zihniyetini izlemede daha uygun olduğunu öne sürmektedir.

Türkiye’de iktisadın kurumsal bir yapıya ve meşru bir disipliner forma bürünmesi yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde söz konusu olabilmiştir. İstanbul Üniversitesi’ne bağlı İktisat Fakültesi 1936 yılında kurulmuş ve 1937 yılında faaliyete başlamıştır. Kurucular büyük ölçüde Almanya’daki rejimden kaçarak Türkiye’ye gelen Wilhelm Röpke, Fritz Neumark, Alexander Rüstow, Gerhard Kessler, Josef Dobretsberger gibi hocalardır. Bu konjonktür dünyadaki egemen üniversite formunun değişmeye başladığı ve yaygın iktisat eğitiminde Alman geleneğinin yerini hızla Amerikan tarzına bırakmaya başladığı yıllardır. Kurucu isimler Alman tarihçi okulu gibi vaktiyle neoklasik gelenekle Methodenstreit yaşamış bir ekolün doğrudan mensupları değillerse de, tarzları hala hayli Almandır. Bu yüzden dönemi Özveren’in yerinde tabiriyle “Türk iktisat düşüncesinde ‘muhalif (dissident)’ Alman etkisinin en yüksek düzeyde” olduğu bir dönem olarak nitelemek mümkündür. Fakat üniversite içinde iktisat eğitimi ve disiplinin seyri muhalif bir yönde ilerlememiştir.

Ortodoks iktisadın çağdaş bir formda ülkeye girmeye başlaması İkinci Dünya Savaşı sonrası mümkün olacaktır. İktisadın, Amerika’da Keynesyen düşüncenin neoklasik ortodoksinin bir formu olarak şekillenmiş hali İkinci Dünya Savaşı sonrası Harvard’da bulunan Sabri Ülgener vasıtasıyla Türkiye’ye gelecektir. Ülgener’in Hansen üzerinden Keynes yorumu Türkiye’deki iktisat eğitimi üzerinde çok etkili olmuştur. Buna Ankara Üniversitesi’nden Sadun Aren’in katkılarını da eklemek gerekir. Söz konusu yıllar Batıdakine paralel olarak Türkiye’de de Keynesyen düşüncenin etkisinin çok güçlü olduğu yıllardır. Türkiye’de Keynesyen düşüncenin taşıyıcılarının hem liberal hem de Marxist kanatlardan gelmesi ilk başta tuhaf ve ironik bulunabilir. Özveren’in haklı olarak dikkat çektiği üzere liberal Aydın Yalçın ve Osman Okyar’ın yanında Marxist Sadun Aren de Keynescidir. Bunda Türkiye’deki iktisatçıların, politik olarak kendilerini farklı alanlara ait hissetseler de, iktisadı bir disiplin olarak politika yönelimli (policy-oriented) bir alan olarak kavramalarının önemli payı vardır. Özveren’in iktisat politikası çekişli (policy driven) diye adlandırdığı ve Osmanlı-Türk iktisat düşüncesinin en önemli özelliklerinden birisi saydığı bu durum, neredeyse yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar varlığını hissettirmiştir. Divitçioğlu, Aren ve Kazgan’ın anılarında bu yönelim açıkça görülür. Türkiye’de yirminci yüzyılın ikinci yarısının iktisat düşüncesinde önemli yeri olan bu üç isim de, ortodoks iktisadı, kendi ideolojik yönelimlerini paranteze alarak kavrama yönünde büyük gayret göstermenin yanında, onun Türkiye’de yayılımı için önemli gayretler göstermişlerdir. Bu çabanın altında iktisadı bir politika aracı olarak görmenin payı büyüktür.

Politika yönelimli bir disiplin kavrayışı, farklı politik yönelim sahiplerinin iktisat ortodoksisinde buluşmalarını bir ölçüde izah etse de, görüntünün tuhaflığı yine de pek aydınlanmış olmamaktadır. Çünkü bu tuhaflığın iktisat düşüncesi içinde kalınarak açıklıkla verilebilecek bir cevabı yoktur. Bu durumun izahı Türkiye’nin Batılılaşma tecrübesinde aranmalıdır. Bu tecrübe, bizatihi Batı düşüncesinin doğasını sorgulayan bir çaba olarak değil, onun araçsal aktarımı ile yetinen bir çaba olagelmiştir. Bu yüzden Türkiye’deki düşünce dünyasının sınıflandırılması söz konusu olduğunda biteviye karşı karşıya kalınan sorunların yanında, entelektüellerin gündelik politik tutumları ile angaje oldukları düşünsel kulvar arasında sıkça rastlanan zıtlıkların olağan karşılanan bir durum olması, hep bu araçsal aktarımdan kaynaklanmaktadır. Bu araçsallığın yol açtığı asıl sorun, bizatihi kurucu düşünür yerine onun hakim yorumlarının Türk düşüncesinde karşılık bulmasıdır. Bu yüzden ne felsefede on dokuzuncu yüzyılın büyük isimleri, ne de konumuzu oluşturan iktisadın Adam Smith, David Ricardo, John Stuart Mill, John Maynard Keynes ve hatta Karl Marx gibi isimleri Türk düşünce dünyasında doğrudan yorumcuları ile buluşabilmiştir. Bu da iktisatta heterodoks eğilimlerin Türkiye’de karşılık bulmasının gecikme gerekçelerinden birisini oluşturur. İktisadın ortodoksisi, üzerinde uzlaşılmış yansız bir bilimsel disiplin olarak algılanmış, disiplinin doğası hakkında düşünmek yerine, onun araçlarına müracaatla politika icrası merkezi çabayı oluşturmuştur. Haliyle politik olarak Marxist ya da liberal olmak, iktisadi olarak aynı politika setine müracata engel teşkil etmemiştir.

Türkiye’de iktisadın dünyadaki hakim eğilim paralelinde bir seyir kazanması yirminci yüzyılın son çeyreği ile birlikte iyice belirginleşmiştir. Dünya ölçeğinde iktisat eğitiminin Amerikanlaşması, çok gecikmeksizin Türk iktisat düşüncesini de belirlemeye başlamıştır. Üniversite sayısının hızla artması, Amerikan doktoralı iktisatçı sayısının hızla artması, iktisadın giderek matematikselleşmesi, ders kitaplarının aktarımının hızlanması, disiplinin ortodoksisinin hakim versiyonunun Türkiye’ye daha eşzamanlı aktarımı ile sonuçlanmıştır. İktisat hem kurumsal düzeyde hem de teorik düzeyde disipliner sınırları belirgin ve olabildiğince aktarılan tipik bir sosyal bilime dönüşmüştür. İktisadın ortodoksisinin yirminci yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte matematikselleşmesi, onun Türk iktisat düşüncesi üzerindeki etkisini görebilmeyi de zorlaştırmıştır. Çünkü, yukarıda değinilen zafiyet gereği Türk düşünce dünyası Batı düşüncesini araçsal formda taşımaya zaten yatkınken, şimdi zaten dili matematikselleşmiş bir disiplinin aktarımı söz konusudur. Hal böyle olunca, ortodoksi içinde kalındığında hakkında düşünmeye değer yegane şey, o matematikselleşmiş dilin aktarım hızı ve tutarlılığı olacaktır. Yoksa ortodoks iktisat düşüncesi üzerinden düşünsel bir temastan bahsetmek söz konusu olmaktan zaten çıkacaktır.

Heterodoks iktisadın, Türk iktisat düşüncesinin derinleşmesindeki önemi burada ortaya çıkmaktadır. Doğrudan ortodoksinin sorgulanması üzerine bina olduğu için heterodoks gelenekler, Türkiye’deki iktisat düşüncesinin kendi doğası üzerine düşünebilme potansiyeli bahşetmektedir. Yani ironik bir biçimde Batı düşüncesi ile ilk temaslardaki varoluş kaygısı, şimdi eleştirel potansiyeli de yedeğine alarak bizatihi kendi, varsa, özgünlüğünün arayışına da kapı aralama potansiyeli vadetmektedir. Çünkü çalışmanın başında da değinildiği gibi, heterodoks gelenekler sosyal bilimlerin eleştirel işlevine taliptirler. Bu eleştirel işlev, bir yandan disiplinin doğasını daha derin kavrama imkanı sunarken, diğer yandan Batı dışı bir toplumda modern ekonominin işleyişinin sonuçlarının muhtemel kendine has özelliklerini de dikkate alma imkanı bahşedebilecektir.

TÜRKİYE’DE HETERODOKS İKTİSADIN YANSIMALARI

Türkiye’de heterodoks iktisat okulları ile temasın tarihini belirlemek hiç kolay değildir. Heterodoks iktisat okullarının düşünsel kökenleri daha eski olsa da Anglo-Amerikan dünyada 1960’lı yıllar sonrasında canlanmaya başladığı, kavramın kullanımının yaygınlaşmasının ise 1980’li yıllar sonrasına tekabül ettiği bilinir. Ama heterodoks iktisat okullarının düşünsel kaynaklarının ortodoks iktisat ile yaşıt olduğu da vakıadır. Bu yüzden Türkiye’deki iktisat düşüncesinin heterodoks gelenekler ile teması kavramın modern kullanımı ve imaları esas alınırsa Özveren’in de dile getirdiği gibi 1970’li yılların sonlarından başlatılabilir. Ama heterodoks iktisadı genel olarak ortodoksi dışındaki iktisadi yaklaşımlar olarak ele alırsak tarihlendirmeyi 1950’li yıllara, yani ortodoksinin Türkiye’deki formel başlangıcına kadar geri taşımak gerekecektir.

İktisadın ortodoksisi ile bir şekilde temas kuran ilk kuşakların bu ortodoksiye bağlılıkları daha çok ders kitabı çerçevesinde kalırken, asıl entelektüel motivasyonlarının ve eserlerinin ortodoksi dışı sahada yer aldığı görülmektedir. Sabri Ülgener, Sadun Aren, Sencer Divitçioğlu, İdris Küçükömer gibi meslekten iktisatçıların eserlerinin ekseriyeti ortodoks iktisadın fazlasıyla dışındadır. Bunda iktisat düşüncesinin ilgili dönemde yeterince profesyonelleşmeyip, Anglo-Amerikan çizgiye girmemiş olmasının payı olduğu gibi, ilgili dönemin iktisatçılarının tevarüs ettikleri beka sorununu modern bir formda yeniden üreterek, ülkenin gelişmemişliğine izah ve çözüm gayreti içerisinde olmalarının da payı vardır. Bu isimlerden Divitçioğlu ve Ülgener’in ortodoks iktisat dışı çabalarının bir tür Türkiye’ye has erken dönem heterodoks gayretler olduğu iddia edilebilir.

Türkiye’de modern anlamda heterodoks iktisat ile temas 1990’lı yıllarla birlikte daha görülür hale gelir. Yukarıdaki sözü edilen 1950’li yıllar ve sonrası dönemin heterodoks eğilimleri ile 1990’lı yılların sonrasının eğilimleri arasındaki fark, ikincilerin Anglo-Amerikan dünya içinde sınırları iyice belirginleşmiş heterodoks okullar ile temas kuruyor olmalarındadır. Öncekiler ise zaten sınırları henüz belirginleşmemiş bir alanda, daha varoluşsal bir gayretle ortodoks iktisadın sınırları dışında politik olanla sosyolojik olanın, tarihsel olanla felsefi olanın alanlarını kateden daha serbest bir faaliyet yürütmüşlerdir. Çalışmaları yer yer heterodoks iktisat karakteri arz ederken, birçok kez o sınırın da dışına doğru çıkmıştır. Heterodoks iktisat okulları, ortodoksi ile mukayese edildiğinde oldukça heterojen teorik yapılara sahiptirler. Buna bir de Türkiye’deki düşünce dünyasının Batıdan etkilenme tarzlarının doğurduğu heterojenliği katarsak, heterodoks iktisadın Türk iktisat düşüncesindeki izlerini takibin neden daha zor olduğu anlaşılabilir.

Bu yüzden Türkiye’de heterodoks iktisat okullarını değerlendirirken yapılacak tasnifin Anglo-Amerikan dünyada 1970’li yıllardan beri şekillenmiş olan okulların yanında, ortodoksi dışında kalan ama Türkiye’nin kendine has şartları içerisinde genel hatlarıyla iktisadi düşünce kulvarında sayılabilecek çabaları da bu sınıflamaya dahil etmek gerekmektedir.

Türkiye’de heterodoks iktisat sınıfına dahil edilebilecek belli başlı gayretleri şu şekilde sıralamak mümkündür: Radikal politik iktisat başlığı altında değerlendirilebilecek, Marxizmin çeşitli tonlarını barındıran çalışmalar, Alman tarihselci iktisat okulundan etkilenen zihniyet ve kültür araştırmaları iktisadı, liberal düşüncenin bir yansıması olarak Avusturya iktisadı uzantılı çalışmalar, Veblen geleneğinin kurumsal iktisadını izleyen çalışmalar, yer yer moral ekonomi yer yer de sosyal ekonomi gayretleri olarak kendini gösteren İslam iktisadı, anaakım iktisada daha yakın bir seyirde Post Keynesyen iktisat ve feminist iktisat. Son ikisi hariç diğerlerinin Türkiye’deki iktisat düşüncesindeki heterodoks eğilimler olarak görünürlükleri daha fazladır.

Üzerinde durulmayı hak eden ilk eğilim radikal politik iktisat sınıfına dahil edilebilecek çalışmalardır. Türkiye’de heterodoks karakterli iktisadi düşüncenin, izlerinin diğer hepsinden daha önceye taşınabilecek olan geleneği radikal politik iktisat geleneğidir. Bu geleneğin ilk izlerini Kadro Dergisi eksenindeki tartışmalarda bulmak mümkündür. Kadro Dergisi Marxizmden etkilenen ama ortodoks Marxist söylemin dışında da kalarak yeni devlet için kendine has bir kalkınma arayışı içerisinde olan bir çaba olarak temayüz eder. 1930’lu yıllardaki bu oldukça erken çabadan sonra, Türkiye’nin iktisadi düşünce dünyasında radikal politik iktisat çabası 1960’lı yılların ikinci yarısı ile birlikte kendini gösterecektir. Fakat bu sefer söylem daha ortodoks bir Marxizm yorumu olarak şekillenir. Ortodoks Marxist forma daha yakın bu dönemin tartışmaları feodalizm ile Asya tipi üretim tarzı ihtilafı etrafında yürür. Türkiye’nin geri kalmışlığı ve muhtemel çare önerileri yine temeldeki kaygıyı oluşturmaktadır. 1960’lı yıllarda, özellikle Avrupa’da hızla yaygınlaşan Kıta Avrupası Solunun Türk düşünce dünyasına etkisine neredeyse hiç rastlanmaz. Radikal politik iktisadın Batıdaki söylem formuna yaklaşması 1990’lı yıllar ile birlikte mümkün olacaktır. İktisat disiplini içinde kalıp neoliberalizm eleştirisine, kapitalizmin finansallaşmasının sorunlarına, küreselleşmenin ulus-devlet formları üzerindeki tesirlerine, cinsiyet ayrımının yol açtığı iktisadi sorunlara, kapitalizmin doğada yol açtığı tahribata, gelir dağılımı sorunlarının radikal eleştirisine kadar birçok konuya bu dönemde rastlanmaya başlar. 1960’lı yıllarda Kıta Avrupası solu ve bundan etkilenen Amerikan düşüncesinin, içinde Marxist iktisadın kavramlarının da olduğu ama daha geniş bir eleştirel düşünce yelpazesine yaslanan eğilimleri 1990’lı yıllarda ancak Türkiye’nin iktisadi söylem evreninde kendini göstermeye başlar. Zenginleşen literatür daha az telif daha çok çeviri ağırlıklı olsa da, radikal politik iktisadın geniş ama o ölçüde heterojen yelpazesinin izleri eşzamanlı olarak kendini gösterir.

İkinci eğilim Sabri Ülgener’in gayreti etrafında öbekleşen söylemdir. Sabri Ülgener, yukarıda da değinildiği gibi bir yandan Keynesyen düşüncenin Türkiye’deki taşıyıcısı olmuştur ama öbür yandan doktorası ile başlayan zihniyet araştırmaları etrafındaki çalışmaları ile Türkiye’ye has heterodoks karakterli bir katkı olarak anılmayı hak edecek bir külliyatın doğmasını sağlamıştır. 1960’lı yılların ortodoks Marxist söylemin hakimiyetindeki entelektüel dünyasında Ülgener, cevabını aradığı sorulara Weberyen bir perspektiften bakarak bir tür iktisat sosyolojisi denebilecek bir literatürün doğmasına yol açmıştır. Öğrencisi ve asistanı Ahmet Güner Sayar’ın katkı yaptığı bu eğilim, 1990’lı yıllarda dünyada yeniden hayatiyet kazanacak olan iktisat soyolojisinin Türkiye’de erken dönem katkıları olarak yorumlanabilir. Heterodoks karakterli bu kanalın düşünsel kökenleri, 1930’lu yılların İktisat Fakültesi’nin kuruluş yıllarına ve Alman iktisat düşüncesinin etkisine kadar geri götürülebilir.

 

1990’lı yıllarla birlikte Türk iktisadi düşünce dünyasında görünürlük kazanmaya başlayan bir diğer heterodoks eğilim kurumsal iktisattır. Daha evvel neredeyse hiç karşılığı olmayan bu okul, doktora tezlerine, makalelere ve telif kitaplara konu olmaya başlamıştır. Thorstein Veblen’in Aylak Sınıfın Teorisi ile Mühendisler ve Fiyat Sistemi kitapları tercüme edilmiştir.

Aynı dönemde görünürlük kazanan bir başka heterodoks eğilim Avusturya iktisat okuludur. Özellikle Liberal Düşünce Topluluğu’nun katkısıyla kendini gösteren bu ekol, çok geniş katılım bulamasa da düzenli kongre faaliyetleri, Liberal Düşünce Dergisi, kısa ömürlü Piyasa dergisi ve telif ve tercüme yayıncılık faaliyetleri ile Avusturya iktisat okuluna ilişkin bir literatürün doğmasını sağlamışlardır. Menger gibi ilk kuşak, Hayek ve Mises gibi ikinci kuşak Avusturya iktisatçılarının önemli metinleri Türkçeye aktarılmıştır.

Batıdaki sınıflamada heterodoks iktisat gelenekleri arasında sayılmayan ama Türkiye’deki gelişim potansiyeli hesaba katıldığında kayda değer bir hacme doğru evrilme istidadı gösteren İslam iktisadı çalışmaları da bu grup içerisinde sayılabilir. Batıda bir karşılığı aranacaksa moral ekonomi ya da sosyo-ekonomi gibi heterodoks karakterli eğilimleri andıran İslam iktisadı çalışmaları, doğdukları Pakistan ve Mısır gibi ülkelerden hayli sonra Türkiye’de artan bir ilgi görmeye başlamıştır. İslam iktisadı literatürü heterojen bir yelpaze oluşturmaktadır. Bu yelpazede bir yanda ortodoks iktisadın kavramsal yapısı birkaç küçük değişiklikle İslami sıfatlar eklenerek taklit edilmekte, diğer yanda moral ekonomi, kurumsal iktisat, sosyo-ekonomi gibi heterodoks iktisat verimlerinden yararlanılarak ortodoks iktisadın eleştirisinin üstüne İslam iktisadı inşasına çalışılmaktadır. Bütün bunların yanında İslam iktisadı kavramının bizatihi kendisini sorgulayıp eleştiren metinler de aynı literatürün parçasını oluşturmaktadır.

İktisat biliminin komşu sosyal bilimler ile mukayese edildiğinde ortodoksisinin aşırı hakimiyeti, iktisadi düşüncenin Türkiye’deki yayılımını ele almaya çalışırken ortaya çıkan en önemli problemlerden birisini oluşturmaktadır. Neoklasik ortodoksi, iktisadi dünyayı bireyci temelde ve belirli varsayımlar eşliğinde açıklama yoluna gitmektedir. Bu da sosyal bilimlerin eleştirel işlevinin bütünüyle bir kenara bırakılmasına yol açmaktadır. Bu eleştirel işlevi yerine getirebilecek heterodoks karakterli iktisat okulları disiplin içinde fazlasıyla marjinalize olmuşlardır. Disiplinin yönelimini etkileyemedikleri gibi, bu alanda yapılan çalışmalar neredeyse disipline dahil bile edilmemektedir. Yine de iktisattaki heterodoks eğilimler, hem disiplinin hem de varolan iktisadi dünyanın eleştirel analizine katkı yapmayı sürdürmektedirler.

İktisadın Türkiye’de yayılımını anlamayı güçleştiren bir başka sorun, konunun Türkiye’nin Batılılaşma tecrübesinden bağımsız düşünülemeyecek olmasıdır. Türk düşüncesinin Batı düşüncesi ile temasının çoğunlukla araçsal bir karakter arz etmesi, iktisadın kavranışına da sirayet etmiştir. Bu da iktisadın “beka sorununa” çare üretme yolundaki bilimsel faaliyetlerden birisi olarak algılanmasına yol açmış, iktisadın doğasına ilişkin bir sorgulamayı zeminsiz bırakmıştır. Çünkü ortodoks iktisadın kendisi zaten son derece araçsal bir forma sahiptir ve iktisat politikası arayışında aranan çarelerin onun içinden devşirilmesi dışında bir şey yapmanın gereği kalmamaktadır.

Bunlara sanayi devriminin ortaya çıkardığı modern ekonominin kendini Türkiye’de gecikerek göstermesi eklendiğinde, iktisat düşüncesinin hem ortodoks hem de heterodoks versiyonlarının karşılık bulmasının gecikmesi anlaşılır hale gelmektedir. Her iki versiyonun da, Batıdaki örneklerine benzer, sınırları belirgin gayretler olarak Türk düşüncesinde görünmeye başlaması yirminci yüzyılın ikinci yarısında mümkün olmuştur.

Heterodoks iktisat okulları her ne kadar Dünyada ortodoksi karşısında marjinalize olmuş durumdaysalar da, Türkiye’de hem disiplinin, hem Batılılaşma tecrübesinin, hem de Türkiye’nin kendine has özelliklerinin daha iyi anlaşılmasında önemli bir potansiyel barındırmaktadırlar. Disiplinin ortodoksisinin Türkiye’de yeterince olgunlaşmamış olması ilk bakışta bir zaaf gibi görünse de, heterodoks eğilimlerin zemin bulmasında bu durum bir avantaj dahi oluşturabilir.

Heterodoks iktisat çalışmalarının Türkiye’deki muhtemel yönelimini belirleyen iki yoldan söz edilebilir. İlki, Amerikan tecrübesindeki heterodoks okulların bütünüyle Türkiye’deki iktisadi söyleme nakli şeklinde bir tecrübe ortaya çıkabilir ki bunun bir takım emareleri mevcuttur. Bu durumda, ortodoks iktisadın eleştirisi temelinde tercüme bir faaliyet vuku bulacaktır.

İkinci muhtemel yol ise heterodoks eğilimlerden yararlanarak, hem disiplinin kendisine hem de Türkiye’nin tecrübesine zenginlik katacak bir düşünsel çaba söz konusu olabilir. Bu yöndeki çabalar disiplinin genel geçer heterodoks iktisat tanımının bir miktar dışına da doğal olarak düşebilir ve düşecektir de. Lakin çabanın özgünlüğüne ve niteliğine bağlı olarak bu yol, hem Türkiye’deki hem de Dünyadaki iktisadi düşünce birikimine katkı potansiyeli taşıyacaktır.

Kendi içinde bütün zaaflarına rağmen, Kadro hareketi etrafındaki eğilimin, Divitçioğlu ve Ülgener’in kendine has gayretlerinin, çok daha zor olan bu yolun denemelerini oluşturdukları iddia edilebilir. Adı anılan isimlerin çabalarının özgünlüğü birçok açıdan haklı olarak eleştirilebilir, ama bu yündeki çabaların potansiyeline işaret ettikleri de aşikardır.

Kaynak: Bilimevi İktisat Dergisi (2. sayı)



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları sondevir.com sitesine aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.



Bu haber için yorum yapmak istiyorum!



İlgili Haberler