İktisadi Büyümede Piyasa Algısı ve Zihni Yapı Amerika Birleşik Devletleri

Foto: Arşiv

Analiz,

 

İktisadi Büyümede Piyasa Algısı ve Zihni Yapı: Amerika Birleşik Devletleri Örneği

ABD’nin 19. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı büyüme, tarihi süreç, teori ve kurumların etkileşimi çerçevesinde ele alınabilecek çok boyutlu bir tecrübedir. ABD federal yapısının organları olan federal hükümet, eyalet hükümetleri ve yerel idareler arasındaki yetki ve güç çekişmesi söz konusu dönem içerisinde ekonomik büyümeyi olumlu etkilemiştir.

Mehmet Lütfi Arslan

ABD’nin 1776’da bağımsızlığını ilan etmesinden 19. yüzyıl sonunda dünyanın en büyük ekonomik gücü haline kadar gelmesi içerisinde geçen süreci şekillendiren en büyük etken ekonomide devletin rolünün ne olacağı tartışması olmuştur. Bu tartışma ABD’nin, 19.yüzyılda oluşturduğu siyasi ve hukuki ortamın temellerini belirlemekle kalmamış ekonomik gelişmenin de motoru olmuş, dönemin hukuk ve iktisat ilişkisini inceleyen bir bilim adamının ifadesi ile “enerji salınımı”nı gerçekleştirebilmesine zemin hazırlamıştır.

Uzun dönemli ekonomik performans, ekonomik sistemin nasıl yapılandığı ile ilgili bir konudur. Bu da açıktır ki ekonomik sistemi yapılandıran siyasi aktörlerin ve kurumların oyunun kurallarını nasıl ve hangi güdülerle şekillendirdiklerine göre değişir. Dolayısıyla iktisadi büyüme ile siyasi sistem arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır.

Klasik iktisadi bakış açısı, mülkiyet ve sözleşme haklarını garanti altına alan ve güvenliği sağlayan, bu şekilde asgari işlevlerle kısıtlanmış bir devleti esas alır. Ancak bunları temin edecek kadar gücü olan devlet, Barry Weingast’ın “piyasa koruyucusu federalizm” teorisi ile belirttiği gibi, daha fazlasını da yapabilir ve örneğin vatandaşlarının mal varlıklarına el koyabilir. Devletin ne zaman ve hangi şartlarla iktisadi oyuna dâhil olacağı bu açıdan çok hayati bir sorudur. ABD iktisadi büyümesinin altında yatan en önemli neden bu sorunun cevabının federal sistemin kuvvetler ayrımını sağlayan yapısı içerisinde verilebilmesi oluşturmuştur. Federal sistemin devletin ekonomik oyuna müdahalesi noktasındaki ayarlamaları, bu kurumu ABD iktisadi büyümesinin en temel aktörü haline getirmiştir. Devletin bu şekilde baş aktör olduğu bir büyüme hikâyesinin nasıl bir algı ve entelektüel alt yapıya dayandığı ilginç bir sorudur. Bu soruyu cevaplamak için sömürge döneminden aktarılan siyasi ve ekonomik mirasa, başta piyasanın tanımı olmak üzere kuruluş dönemi iktisadi algılara ve bu algılara zemin teşkil eden zihni ve entelektüel alt yapıya değinmek gerekir. Ama ondan önce federal devlet yapısının ekonomik büyümeye nasıl bir katkı sağlayacağına ilişkin tartışmalara bakalım. 

FEDERAL YAPI VE İKTİSADİ BÜYÜME

Bütün ekonomik sistemler, ekonomik faaliyetlerin hangilerinin hükümet ve hangilerinin özel sektör eli ile yürütülmesi gerektiğine dair bir karar vermek zorundadır. Buna bir kere karar verildikten sonra, hükümetin yapacağı işlerin hangi düzeyde ve hangi kaynaklarla yapabileceğine ilişkin sorunun cevaplanması  gelir.

Ekonomide devletin rolü ile ilgili çalışmaların tümünde farklı siyasi kurumların farklı ekonomik politikalara yol açacağına dair genel bir kabul vardır. Seçim sisteminin etkileri, başkanlık sistemi gibi konular gerek teorik ve gerekse deneysel çalışmalara konu olmuştur. Ancak adem-i merkeziyetçi bir yapının ekonomik büyümeyi nasıl etkilediğine ilişkin çalışmalar oldukça sınırlıdır.

Federal yönetimin ekonomik anlamda faydalarına ilişkin ilk çalışmayı Hayek yapmış ve yerel hükümetlerin ve tüketicilerin yerel koşullar ve tercihler hakkında ulusal hükümetten daha çok bilgi sahibi olacakları için daha etkin kararlar alacağını söylemiştir.

Vergi rekabeti konusunda yaptığı çalışmalarla tanınan Charles M. Tiebout ise çok sayıda yerel idarenin bulunduğu ülkelerde seçmenlerin vergi ve kamu harcamalarına göre seçim yaptıklarını ve kendilerine en yüksek faydayı sağlayacak idareleri tercih etme eğiliminde olduklarını göstermiş, William Fischel ise Tiebout’un analizinin işletmeler için de geçerli   olduğunu iddia  etmiştir.

Politik ekonomi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Barry Weingast ekonomik büyüme için en uygun yönetim biçiminin federal sistem olduğuna inanır. Weingast bu sonuca son üç yüz senenin en zengin ülkelerini inceleyerek varmıştır. Buna göre 16. Yüzyıldan 17. yüzyıl ortalarına kadar Hollanda, 17. yüzyıl sonlarından 19. yüzyıl ortalarına kadar İngiltere ve 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl sonuna kadar ABD, federal sistemle yönetilmiş devletlerdir. Federal sistem, hükümetin isteklerine sınırlar koyarak ekonomi politikalarını kısıtlayan bir sistemdir. Aslında bu, tek bir eğilimi olan basit bir yapı değil, farklı eğilimlere yer veren bir sistemler sistemidir. O yüzden federal sistemin özellikleri hakkında genellemeler yapmak zordur. Federal yapıyı oluşturan her aktörün çıkarlarının gözetilmek zorunda oluşu, federal sistemi bir denge sistemine dönüştürür.

Federal sistemle ilgili literatüre ciddi katkılar sağlamış Riker’e göre bir yönetim sisteminin federal olarak adlandırılabilmesi için kendi görev alanı ve sorumlulukları içerisinde hareket eden en az iki hükümet, aynı toprak ve halk üzerinde egemenlik iddiasında bulunmalı ve her bir hükümetin otonom yapısı diğerini dengelemelidir. Yine Riker, ABD tipi federalizm örneğinden çıkartılabilecek üç temel noktanın bütün federalizm çeşitleri için doğru olduğunu söyler. Buna göre demokratik olsun ya da olmasın her uzun ömürlü federasyon, kendisini oluşturan siyasi organların uzlaşısından doğar. Bu siyasi organlar, güvenliklerini artırmak, ekonomik çıkarları azamileştirmek ya da başka bir takım amaçlar için kaynaklarını bir araya getirir ve egemenliklerinin bir bölümünü feda ederler. İkincisi Senato ve Temsilciler Meclisi gibi ikili yapılar bireysel özgürlüklerin teminatı olarak ortaya çıkarlar. Son olarak da federal anlaşma gereği bütün eyaletler aynı anayasal haklara sahip olduklarından, bu, bir tür denge mekanizması oluşturur.

Weingast ve arkadaşları, Riker’in federal yapı için öngördüğü “kendi görev alanı ve sorumlulukları içerisinde hareket eden ve aynı toprak ve halk üzerinde egemenlik iddiasında bulunan, otonom yapıları ile birbirini dengeleyen en az iki hükümet” koşuluna federal sistemin ekonomik rolüne ilişkin dört koşul daha eklemişlerdir:

1.     Eyalet hükümetleri kendi yasama güçleri ile ekonomi üzerinde belirleyiciliğe sahiptirler.

2.     Federal hükümet eyaletler arası ticareti düzenlemek ve ortak piyasanın işlerliğini temin etme hakkına sahiptir.

3.     Hükümetler arası gelir paylaşımı sınırlıdır. Eyaletlerin borç alıp vermelerine kısıtlamalar getirilmiştir. Federal, eyalet ya da yerel, her hükümet sıkı bütçe zorunlulukları ile karşı karşıyadır.

4.     Yetki ve sorumluluk dağılımı kurumsal bir temele oturtulduğu için federal hükümet ya da eyalet hükümetleri tarafından değiştirilemez.

Weingast’a göre bu koşullar altında hiçbir gücün tek düzenleyici olma şansı yoktur. Kamu politikaları federal hiyerarşideki aktörlerin çıkarlarının uzlaşısına göre şekillenmek zorundadır. Çoğunluğun onaylamadığı politikalar sürdürülebilir olamaz. Bu tür bir yapıda sermaye, iş gücü ve kaynakların hareketliliği oldukça yüksektir ve yerel sınırlamalar bu hareketliliği doğrudan etkilemektedir.

Weingast bu modele “Piyasa Koruyucusu Federalizm” adını vermekte ve bu başlık altında federal hükümet yapısının ekonomik büyümedeki rolünü kuramsallaştırmaktadır. Modelin adının da gösterdiği gibi federal yapı piyasanın sağlıklı işlemesini önceleyen bir yapıdır. Bu yapı, piyasayı, rekabet ve serbestlik özelliklerini teminat altına alacak şekilde korurken, diğer taraftan merkezi gücü, mülkiyet haklarına zarar vermesini engelleyecek şekilde sınırlamaktadır.

Eyalet yönetimlerinin siyasi sürece katılmalarının temin edildiği adem-i merkeziyetçi bir ekonomide federal hükümet piyasaya fazla müdahale edemeyecektir. Gelir kaynaklarının hareketliliği ve eyaletler arası rekabet de eyalet yönetimlerinin federal hükümet karşısındaki konumlarını sınırlayacak, böylece kendiliğinden bir denge ortamı oluşacaktır. Weingast, bu denge sisteminin, mülkiyet haklarını koruyacak kadar güçlü bir devletin, bu gücünü aynı hakları gasp edebilme yolunda kullanma ihtimali olarak tanımlanabilecek, devletle piyasa arasındaki en önemli problem alanına dair bir çözüm önerisi getirdiğini düşünmektedir. 

ABD FEDERAL SİSTEMİ VE EKONOMİK BÜYÜME

ABD’nin 1790 ile 1860 arasında gerçekleştirdiği ekonomik büyümede devletin rolüne ilişkin bir çalışmada öncelikle devlet kelimesinden ne anlaşılması gerektiği ortaya konmalıdır. ABD’yi siyasi olarak temsil eden kurum yürütme organının yetkilerinin federal sistemde farklı düzeyler arasında dağıtıldığı bir federal sistemdir. Bu sistemde başlıca üç yönetim düzeyi bulunmaktadır. Bunlar federal hükümet, eyalet hükümetleri ve yerel yönetimlerdir.

Federal hükümet, 50 eyaletten oluşan Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal hükümetidir. Yasama, yürütme ve yargı şeklinde üç bölümden oluşan federal hükümetin görev ve yetkileri anayasa ile belirlenmiştir. Yasama Senato ve Temsilciler Meclisi adı verilen iki meclisten, yürütme başında ABD Başkanı ve onun tarafından seçilmiş bakanların oluştuğu bir kabineden, yargı ise federal hâkimlerin oluşturduğu Yüksek Mahkeme’den oluşur.

Eyalet hükümetleri, ABD anayasasına göre kendi sınırları içerisinde özerk, ayrı anayasalara sahip idari yapılardır. Kendi içlerinde federal hükümete benzer bir yapılanmaya sahip eyalet hükümetlerinin anayasaları vardır ve seçilmiş valiler tarafından yönetilirler. ABD bağımsızlığını ilan ettiğinde 13 eyaletten oluşan federal sistem İç Savaş başlangıcına gelindiğinde 34’e çıkmıştır.

Yerel yönetimler olarak adlandırdığımız yönetim düzeyi ise belediyeler, kent konseyleri, şehir idareleri, okul yönetimleri vb. gibi birçok farklı yönetim biriminden oluşmaktadır. Yerel yönetimlerin ekonomik büyümeye esas katkıları şehirleşmenin hızlanması ile ortaya çıkmıştır. Şehirleşme, İç Savaş’tan sonra hızla artmaya başlamış, çöp, şehir içi ulaşım, içme suyu vb. belediyecilik hizmetlerinin önem kazanması, yüzyılın ikinci yarısında yerel birimlerin ekonomik büyümedeki rolünün merkezi hükümet ve eyalet hükümetlerinden daha fazla olması sonucunu doğurmuştur.

Anayasa, federal hükümetin işlevlerini belirlemişti. Bunlar güvenlik, dış ticaret ve dış ilişkiler şeklinde sıralanabilecek ana işlevlerdi. Bunun dışında belirsiz bırakılan ya da eyalet hükümetleri ile federal hükümetin ortaklaşa yapması öngörülen işlevlere ilişkin bir güç mücadelesi olmuştur. Bunun sonucunda tarihi süreçte federal hükümet ile eyalet hükümetlerin rolleri konusunda bir takım değişimler olmuştur. Tablo 1, 1790 ile 1850’den geçen süreçte bu iki organın işlevlerinin nasıl değişime uğradığını göstermektedir.

Tablo 1’e göre kuruluşta federal hükümet ile eyalet hükümetleri arasındaki birçok işlev ortaktır. Sömürge dönemlerinden devralınan miras gereği yerinden yönetime alışmış bir yapıda federal hükümetin işlevlerinin belirginleşmesi için zaman geçmesi gerekiyordu. Federal hükümetin güçlendirilmesi gerektiğini düşünenler ile eyalet yönetimlerinin özerkliğinin korunması gerektiğini düşünenler arasındaki yetki mücadelesi söz konusu dönemde federal hükümet ile eyalet hükümetlerinin işlevleri arasında değişimler olması sonucunu doğurmuştur. Bu dönemin sonunda federal hükümetin işlevleri daha sınırlı bir çerçevede kalarak belirginleşmiş, eyalet hükümetlerinin sömürge döneminden bu yana getirdikleri etkinliklerinde ise büyük bir değişim olmamıştır. Dış ilişkiler 


konusunda federal hükümet tam yetkili iken, kamu hizmetleri, üretim, dağıtım, ulaşım, iletişim gibi ekonomik alanı ilgilendiren alanlarda eyalet hükümetleri belirgin bir önceliğe sahip  olmuşlardır.

Wallis’e göre ABD mali tarihi, yönetim düzeylerinin etkinliklerini anlamak noktasında önemli bir göstergedir. Buna göre sırasıyla federal hükümet, eyalet hükümetleri ve yerel yönetimler gelirlerini azamileştirmişler, geliri en yüksek olan hükümet düzeyi ekonomik büyümeye ana katkıyı sağlayan düzey olmuştur. Mevcut vergi gelirlerini en düşük maliyetle toplayabilen hükümet düzeyi ekonomik etkinlikte öne çıkmış, söz konusu organın GSMH içindeki payı, faaliyet sahalarının yoğunluğu ile paralellik arz etmiştir.

Weingast ABD örneğinin federal sistemin ekonomik büyümeyi nasıl olumlu etkileyebileceğine dair öğretici bir örnek olduğunu düşünür. Anayasa sınırsız müdahaleyi yasaklamış, ABD halkı da federal hükümetin sınırlı rolünü benimsemiştir. 1930’a kadar bütün siyasi partiler anayasada öngörülen sınırlı hükümet müdahalesine bağlı kalmışlar, bunu temin edecek kurumsal mekanizmalar oluşturmuşlardır. Federal hükümete biçilen sınırlı rolü halkın ve hükümetin nasıl benimsediğine dair en öğretici örnek 1828 ile 1850 arasındaki dönemdir. Bu dönemde, ülkeyi oluşturan eyaletler köleliği savunan ve köleliğe karşı çıkan eyaletler şeklinde ikiye ayrılmıştır. 1861’de İç Savaş’a yol açacak bu ayırım, anılan süreçte Kuzey ve Güney’in Senato’da eşit oylarla temsili sayesinde en az hasarla atlatılmıştır. Senato’da her eyaletin, federal bir siyasi düzenlemeyi veto hakkı bulunuyordu. Bu veto hakkı, federal hükümetin genişleme çabalarına karşı eyaletlerin çıkarlarını koruyordu. Bu hak yüzünden Güney köleliğe, Kuzey özgürlüğe dayalı ekonomik yapısı koruyabilmiş, hükümetin rolü de sınırlı kalmıştı.

1830’ların başında, ABD’nin yedinci başkanı Andrew Jackson liderliğindeki Demokratlar, federal hükümetin gücünü, her iki kesimin de isteklerini dikkate alarak sınırlamak çabasına giriştiler. Öncelikle Yüksek Mahkeme’ye eyaletlerin haklarını savunacak yargıçlar atadılar. Bu yargıçlar anayasada federal hükümetin rolünün sınırlı olduğuna dair hükümleri kuvvetlendiren kararlara imza attı. Demokratlar, ayrıca başkanlık seçiminde oyların üçte ikisini alma şartı getirdiler. Bu Güney’in konumunu güçlendirdi. Güney eyaletleri İç Savaş’a kadar istemedikleri adayların seçilmesine engel oldular. Böylelikle Güney eyaletlerinin desteğini alan Demokratlar, “Nihai Yazgı”6 politikası ile de genişlemeci ve emperyalist bir politikayı  meşrulaştırdılar.

Weingast, anılan dönem içinde ABD anayasasının ve federal sistem yapısının, sonradan iç  savaşa  yol  açacak  kölelik  gibi hassas bir konuda bile, farklı çıkarlara sahip grupları nasıl uzlaştırdığına ilişkin önemli bir örnek olduğunu düşünmektedir. Gerçekten Weingast’ın bu tezi, ABD’nin 19. yüzyılda kaydettiği ekonomik büyümeyi kriz zamanlarında bile nasıl devam ettirebildiğine dair faydalı noktalar içermektedir. Weingast’ın modeli, koşullarının gerçekleştirilmesindeki zorluktan ötürü eleştirilmiştir. Modelin, arz yönünü ihmal eden talep yönlü bir model olması diğer bir eleştiri konusudur. Ayrıca karar mekanizmasının sadece federal hükümet ile eyaletler arasında bir sarkaca indirgenmiş olması ve örneğin siyasilerin konumlarını ve geleceklerini garanti almak için yapacakları manevraların göz ardı edilmesi modelin zayıflıkları olarak görülmüştür.

ABD örneğinde devletin belirleyici aktör olarak rol aldığı büyüme hikâyesi acaba nasıl bir algı ve entelektüel alt yapıya dayanıyordu? Bu sorunun cevabını sömürge döneminden aktarılan siyasi ve ekonomik miras, piyasa algısı, zihni ve entelektüel alt yapıya bakarak cevaplamaya  çalışalım.

 

 

SÖMÜRGELERDEN DEVRALINAN MİRAS

ABD’nin 19. yüzyılda gerçekleştirdiği başarıyı anlamanın ilk yolu sömürge döneminden kalan mirası irdelemektir. İngiliz Krallığının kurumları, bu kurumlarla oluşan ekonomik fırsat ortamı, özerklik ve özgürlük anlayışı ile iktisadi politikalar/merkantilizm bu mirasın belli başlı ayaklarını oluşturur.

Sömürge meclislerinin, Krallık döneminden bu yana alıştıkları özgürlükçü ortamı, ekonomik çıkarlarını koruyacak şekilde korumak önceliği Konfederasyon Anayasası (Articles of Confederation) tarafından bütün boyutlarıyla gözetilmiştir. 1787’de Philadelphia Kurultayı’nın toplanmasına yol açan ihtiyaçlar da mahalli idarelerin yetkilerini daha üst bir federal otorite ile paylaşma rahatsızlığından kaynaklanmıştı. Mahalli yerinden idare geleneği, bugün bile devam eden bir takım uygulamaları ile Amerikan yönetim tarzı olan federal sistemin anlaşılmasında en önemli noktadır. Gerçekten Bağımsızlık Bildirgesi ile başlayan bağımsızlık süreci on yıllarca sürmüş, İngiliz Krallığı tarafından atanmış valiler tarafından yönetilen sömürgelerin, iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde federal yönetime bağlı birer eyalet haline alması, sürecin her aşamasında aktif rol alan mahalli meclislerle yapılan çalışma ile mümkün olabilmiştir.

Yerel yönetimler, sömürge döneminin yönetim yapılarıydı. Kendi görevlilerini atayabiliyor, vergi alabiliyor, askeri birlikler kurabiliyor, kendi kamu politikalarını ve sosyal programları oluşturabiliyorlardı. Sömürge yönetimleri bağımsızlıktan sonra da işlevlerinin büyük çoğunluğunu korumaya devam ettiler. Anayasada güvenliğin ve dış ilişkilerin federal yönetime devredilmesiyle eyalet hükümetleri özellikle eğitim ve alt yapı konusundaki işlevlerine yoğunlaştılar.

Sömürge döneminde eyaletlerin ekonomi politikalarını merkantilist eğilimler belirliyordu. İngiliz merkantilizmine göre sömürge eyaletleri, Krallığın servetine katkı sağlayan bağımsız birimlerdi. Bunun etkisi ile eyaletler ekonomik yeterlilik ve akabinde girişimci sermayeyi kendi sınırları içerisine çekmek şeklinde iki ekonomik amaca yoğunlaşmışlar, bu da aralarında rekabet doğurmuştu. Federal hükümetin de bağımsız ve kendine yeten bir ekonomik yapıya kavuşabilmesi için merkantilist tedbirlere ihtiyacı vardı. Bağımsızlıktan sonra en çok tartışılan konulardan bir tanesi bu eğilimlerin nasıl bir ekonomi politikasına yol açacağı şeklindeydi.

ABD’nin kurucu liderleri için İngiliz Krallığının ve aristokrasinin gelir bölüşümü konusundaki adaletsiz uygulamaları kendi yönetimlerinde sakınılması gereken noktalar olmuştur. Özellikle görevi sadece vergi toplamak olan şişirilmiş bürokratik kadrolara halkın parasını çalan hırsızlar olarak bakan kurucu liderler vergileme ile temsil arasında doğrudan bir ilişki aramışlardır. Bu, ABD’li bağımsızlık yanlılarının İngiliz Krallığına karşı “temsil yoksa vergi de yoktur” şeklindeki çıkışlarını getirmiş ve bağımsızlığa giden yolu açmıştır.

Kurucuların çoğu, hükümetin bir takım işletmelere ve gruplara imtiyaz hakkı vermesini de sakınılması gereken adaletsiz bir uygulama olarak algılıyordu. Bu tür bir imtiyaz, bir grup azınlığın çoğunluğa rağmen zenginleşmesi anlamına gelecekti. Federal bir bankaya şiddetle muhalefet eden Thomas Jefferson önderliğindeki Anti-Federalistler bankanın bir grup tüccarın haksız yere zenginleşmesine hizmet edeceğinden endişe ederken muhtemelen  bu  kaygıdan  hareket  ediyorlardı.

Sömürge döneminden aktarılan bir miras olarak Amerikalılar ekonomik denetimi hükümetin asli bir görevi olarak görmüşlerdir. Bu aynı zamanda kurucuların ekonomik görüşlerini büyük ölçüde etkileyen Fransız iktisatçı J. P. Say’in de görüşüydü. Say’e göre İngiltere gibi kişisel çıkarın iyi anlaşıldığı ülkeler dışında sermaye ve piyasanın etkin hale gelebilmesi için hükümet müdahalesi şarttır. Hükümet bu müdahaleyi, doğrudan yardımlar, bilginin yaygınlaştırılması ve üretime yönelik düzenlemeler gibi araçlarla gerçekleştirir. İcat ve yenilik konusunda müteşebbislerin önünü açar ve onları cesaretlendirir. Eğitimi teşvik eder ve doğal kaynakların etkin bir şekilde kullanımını sağlar. Üretimi denetleyerek tüketicinin haklarının korunmasını temin eder. Say’e göre aslında kaçınılması gereken bir araç olan kamu borçlanması, alt yapı yatırımları söz konusu olduğu müddetçe ekonomik büyümeye yardımcı olabilecek bir yöntemdir.

Dönemin Amerikalı ekonomistleri devlet ve ekonomi arasındaki ilişkiyi Say’in ekonomik özgürlük anlayışından hareket ederek oluşturmuşlardır. Ancak bu ilişkinin ABD’ye özgü bir içeriği olduğu söylenebilir. Nitekim bu içerikte öne çıkan noktalar bireyin geliştirilmesi, teknik bilginin yaygınlaştırılması ve patent haklarının güvence altın alınmasıdır. Onlar da Say gibi kamu borçlanmasının kamunun çıkarına olduğunu savunmuşlar ve altyapı yatırımlarını ekonomik büyümeye katkı sağlayacak verimli harcamalar olarak nitelemişlerdir.

ABD’de kamu ekonomisi algısında, Avrupa’nın uzun geleneğinden kaynaklanan sınırlamalar yoktur. Bağımsızlığını yeni elde etmiş bir ülkede temel ve bütünleşik bir ekonomik yapının olmayışı bireyin haklarının daha geniş bir yorum ile ele alınmasını sağlamıştır. Bununla beraber sağlam bir alt yapının oluşumu için devlet müdahalesi meşru ve hatta gerekli görülmüştür. Ekonomik hayatın ya da piyasaların tıpkı kamu sağlığı, güvenlik ve genel ahlak gibi yasal bir takım düzenlemelere tabi tutulması gerektiği ortak kabul gören bir anlayıştı. Devlet ve ekonomi bu anlamda birbirinin rakibi değildi; aksine ekonomi, kamu otoritesinin yetki sahasına giren ve hukukla düzenlenmesi gereken bir alan olarak görülmüştür. Nitekim dönemin ekonomi politikalarına ilişkin yapılan çalışmalar özellikle eyalet hükümetlerinin katı ve sıkı müdahalelerinin var olduğunu göstermektedir. Bu müdahalelerin içeriği ve araçlarına geçmeden önce devletin ekonomik hayatın hemen her alanında var olduğu bu dönemde başta piyasa olmak üzere, işletme, eyalet müdahalesi, kamu çıkarı ve kamu teşebbüsü gibi kavramlardan ne anlaşıldığına yakından  bakmamız  gerekir.

KAMU ÇIKARI VE EKONOMİK MÜDAHALE ANLAYIŞI

ABD’de 19. yüzyılın bir “laissez-faire” yüzyılı olduğu son yıllara kadar genel olarak paylaşılan bir kanaatti. Hâlbuki bağımsızlıktan İç Savaş’a kadar piyasa kavramına yüklenen anlam, modern anlamı ile piyasa kavramından oldukça farklıydı. Piyasa ya da pazar basitçe şehrin merkezinde çiftçilerin, kasapların ve diğer üreticilerin alışveriş yaptıkları bir yerden ibaretti. Burada devam eden ekonomik faaliyetin serbest olduğu söylenemezdi, çünkü eyalet yönetimleri pazara doğrudan müdahale ediyor, katı düzenleme ve kurallarla kamu çıkarını sağlamaya çalışıyorlardı. Genel kanıya göre İngiliz sömürge döneminden alınan bu gelenek 1820’lerden sonra kaybolmaya yüz tutmuştur. Ancak sonraki dönemlerde eyalet hükümetleri ve yerel yönetimler düzeyinde ortaya konan düzenlemelerin muhtevası bunun böyle olmadığını göstermektedir. Piyasaya yönelik basit içerikli kamu müdahaleleri azalmakla beraber İç  Savaş dönemine kadar hep var olmuştur.

Kamu yönetimine göre ticaret özgür bir alan değil, denetlenmesi gereken bir alandı. Alım satım yapmak doğal ya da anayasal bir hak olarak görülmüyor, aksine kamu idaresi tarafından tahsis edilen bir imtiyaz olarak algılanıyordu. Kamu idaresi özel girişimlere çok rahat sınırlamalar getirebilirdi, çünkü öncelik bireylerin ya da işletmelerin kar amaçlı çıkarlarında değil, kamunun refahı ve çıkarındaydı. Halka açık yerlerde yapılan satışlar sıkı denetim altındaydı. Zaten satış yapmak için kamu idaresi tarafından sağlanan izin belgesi ya da lisans hakkı almak gerekiyordu. Ticaretin ne zaman ve nasıl yapılacağına kamu erki karar veriyordu. Önemli malların alım ve satımı yerel ya da kamu idarelerinin gözetimi altındaydı. Bu malların üretim ve pazarlamasına yönelik sıkı standartlar getirilmişti. Herhangi bir mal ya da ürünle ilgili düzenlemeler paketleme, ağırlık, ölçüm, kalite, uygunluk, reklam, denetim, sertifika, ihracat kısıtlamaları, garanti ve cezalar gibi ayrıntılı başlıklar içermekteydi. Kamu çıkarının, her üretici ve satıcı tarafından da gözetilmesi beklenir, kamu idaresi tarafından belirlenmiş ihtiyaçlar yerine modern anlamda piyasanın gereksinimlerine cevap vermeye çalışan üretici ve satıcılar ağır cezalara çarptırılırdı. Bu tür uygulamalar, eyalet yönetimlerinin kamu çıkarına ne kadar önem verdiğini ve bunu modern anlamda piyasa denetimine bırakmadıklarını göstermektedir. Dönemin kamu ekonomisi algısının özünü bu sıkı denetimler oluşturuyordu. 

Amerikan işletmelerinin ilk örnekleri, bugün anladığımız manada özel şirketler değildi. Şirket, bir tür hükümet aracısı olarak görülmekteydi. Yarı resmi özellikleri olan şirketler, kamunun hizmetlerinin aracılığını yapan, siyasi gücü ve özel bir takım imtiyazları bulunan, karlılık amaçlarından çok sosyal işlevleri ön plana çıkartılmış yapılardı.

Siyaset ile ticaret arasındaki ilişki de aynı şekilde o döneme mahsus bir ilişkiydi. Özel ve kamunun ortak hisselerinin olduğu şirketlerin kamu temsilcileri aynı zamanda kendilerine  ait özel hisselere de sahiptiler. Politikacı ile müteşebbis arasındaki ayırım çok net ve kesin çizgilerle belirlenmiş değildi. Örneğin, Baltimore’daki üç belediye başkanı, şehir tarafından kamu fonları ile desteklenen özel demiryollarının başında bulunuyorlardı. 1858’den 1884’e kadar B & O şirketinin başında bulunan John W. Garrett, Maryland’in eyaleti valisi oluncaya kadar kendi demiryolunun yönetimini üstlenmemişti. Kamu görevini aldıktan sonra demiryoluna yapılan yatırımları kabul etmiş ama demiryolunun kamunun değil kendi malı olarak kalmasını tercih etmişti.

Ekonomi, hayatın içinde yer alan en temel kurumlardan birisiydi. Bu yüzden de kamuya ilişkin her düzenleme gibi ekonominin de belli standartlar ve yasal yükümlülüklerle sınırlandırılması normal görülmekteydi. “Halkın refahı en üstün kuraldır” şeklinde çevirilebilecek “salus populi” ilkesinden kaynaklanan bu anlayış eyalet ve yerel yönetimlerin İç Savaş’a kadar süren dönemdeki ekonomiye yaklaşım biçimlerinin temelini oluşturmuştur.

Hukuk, hükümet düzenlemelerinin bir aracıydı. Bu düzenlemeler sosyal düzeni sağlıyor, sosyal düzen ise en üst ilke olan halkın refahına katkıda bulunuyordu. Dolayısıyla hukuk ya da yasal düzenlemelerin temel amacı, halkın çıkarını en üst düzeyde gözetmek, düzeni sağlamak ve kamu refahına katkıda bulunmaktı. Yargı kararları ile gelişen ve doğal hukuku esas alan İngiliz yargısından etkilenmiş ABD mahkemeleri devletin piyasaya yönelik müdahalelerini soyut çıkarımlardan değil pratik ve somut ihtiyaçlardan yola çıkarak oluşturuyorlardı.

1841’de Alabama Yüksek Mahkemesi’nin ekmeğin gramajı konusunda aldığı kararın gerekçesindeki ilginç ifadeler bunu göstermektedir: “Politik  ekonomi uzmanlarının teorileri mesele ile ilgili ne kadar şüpheler ileri sürerse sürsün, tecrübe, bu büyük işin (şehre ekmek arzının), bireylerin gönüllü faaliyetlerinden daha çok, yeterli sayıda fırının lisans alması ve ekmeğin gramajının belirlenmesi ile güvence altına alınacağını göstermektedir.” Fırın örneğinde politik ekonomi uzmanlarına atıf yapılması, aynı örneği görünmez el ve bireylerin gönüllü faaliyetleri konusunda veren Adam Smith’i hatırlatmaktadır.

PİYASA VE DENETİMİ

19. yüzyılda ABD, “serbest” değil “iyi düzenlenmiş” ve “iyi denetlenen” bir piyasaya sahipti. Oldukça pratik, gerçekçi, somut kural ve standartlara dayanan bu denetim, aslında denetimden çok bir tür yönetim olarak değerlendirilebilir. Eyalet yönetimleri bu standartları koruyup hayata geçirmenin öncelikli görevleri olduğuna dair bir algıya sahiptiler.

1950’lere kadar ABD’nin ilk yıllarını anlatan ekonomi tarihi kitaplarında devlet adamı ve yasa koyucuların yönetime en az karışan hükümetin en iyi hükümet olduğuna dair liberal görüşün sadık takipçileri olduğu anlatılmıştır. Sonraki çalışmalar bu görüşün doğru olmadığını, ABD hükümetlerinin ekonomiye müdahil olduklarını göstermiştir. Özellikle Harvard Üniversitesi Ekonomi Tarihi Araştırmaları Komitesi tarafından desteklenen araştırmalar 19. yüzyılın temel ekonomik yaklaşımı olduğu düşünülen “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” felsefesinin itibarını sarsmıştır. Eyaletlerarası çıkar çatışmaları ve yasamanın tarihçesi üzerine yoğunlaşan bu çalışmalarda ortaya çıkan bulgular, dönemin eyalet hükümetlerinin müdahaleci olarak nitelendirilecek bir karaktere sahip olduklarını göstermektedir. Diğer taraftan aynı bulgulardan, müdahalelerin genellikle eyaletin ekonomik çıkarları ve diğer yerel etkenlere bağlı olarak değişkenlik gösterdiği anlaşılmaktadır. Kamu çıkarı anlayışını, özel teşebbüsün önünü açmak ve girişimciliği özendirmek olarak gören eyalet yönetimleri, ekonomik müdahalelerini bu çerçevede oluşturma gayreti  içerisinde  olmuşlardır.

Novak’a göre “laissez-faire” hükümeti, Amerikan tarihinin “özel” görülmesinden kaynaklanan bir yanılsamadan ibarettir. Özgür toplum, özel haklar, bireyin gelişimi, serbest piyasa ekonomisi gibi temeller üstüne yükseldiğine inanılan Amerikan devletinde kamu girişimi ve devletin rolü gibi Avrupa’ya ait olduğu düşünülen kavramlar da önemli rol oynamıştır. ABD’yi kuran liderlerin bireyin hakları ve kamu otoritesinin gücünün sınırlandırılmasına ilişkin Avrupa tecrübesinden farklılaşma çabaları içerisine girmeleri, ekonomi alanında da benzer güdülere sahip olduklarını göstermemektedir. Kurucu babalar olarak adlandırılan bu liderlerin Alexander Hamilton dışındakilerinin ekonomik alana ilişkin bilgisi sınırlıydı. Hamilton, ekonomik özgürlüğün, devletin ekonomik hayata müdahalesi ile oluşturulacağına inanıyordu. İlk dönemlerde bu inanıştan yol çıkarak önerdiği ekonomik reçete ülkenin ekonomik alt yapısının oluşmasında önemli rol oynamıştı. Hamilton’ın ekonomik görüşlerinin belli gruplarını çıkarlarını koruduğunu öne süren siyasi rakipleri bu reçetenin devam etmesini engellese de Hamilton’ın ekonomik planı devletin ekonomik hayata müdahalesinin sadece sömürge mirası ile sınırlı olmadığını göstermektedir.

Aslında anayasanın oluşumu ve kabul süreci de devletin ekonomik hayata ilişkin rolünün sanılandan daha fazla olduğunu kanıtlar niteliktedir. Sömürge yönetimlerinin ilk anayasal metni sayılabilecek Konfederasyon Maddeleri’nin lağvedilip yerine yeni bir anayasa yapılmasındaki temel amaç, eyaletlerin üstünde bir merkezi hükümet tesis etmek ve bu hükümete vergi toplamak, ticareti düzenlemek ve gümrük vergileri koymak gibi yetkiler verebilmekti. Savaş borçlarının ödenememesi ve vergi koyma yetkisi olmayan bir hükümetin göstermelik bir hükümet olacağının anlaşılması, yeni anayasanın ekonomik alt yapısının oluşturulmasındaki temel güdülerdi. Bu anlamda Anayasa’nın gerçek amacının güçler dengesi oluşturmak değil tam tersi daha etkili ve yeni bir güç merkezi oluşturmak olduğu iddia edilmiştir.

Novak gibi, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” felsefesi ile dönemin ekonomi politikalarının anlaşılamayacağını düşünen Balogh’a göre 19. yüzyılda yapılan ekonomik müdahale ve düzenlemelerin fark edilmemesinin altında yatan neden devletin “az görünür” olmasıdır. Hükümet, diğer sanayileşmiş ülkelere göre daha az güçlü ya da müdahaleci değil ama daha az ortadadır. Federal hükümet, anayasada kendisine verilen yetkileri kullanmakta oldukça etkindir. Ama anayasa ile belirlenmeyen alanlar konusunda federal hükümet pasif bir tutum benimsemiştir. Bunda yerinden yönetim ilkesinin başarılı bir şekilde uygulanıyor olmasının da payı vardır. Federal hükümet, diğer federal hükümet organları ya da özel girişim tarafından yürütülebilecek alanlara girmekten kaçınmış ve denetleme yolunu tercih etmiştir. Buna bir ölçüde ABD siyasi hayatını şekillendiren merkezi hükümet-eyalet hükümetleri çatışmasının neden olduğu söylenebilir. Eyalet hükümetleri ve yerel yönetimler kendi alanlarına giren konulara federal hükümetin müdahil olmaması konusunda İç Savaş’a kadar büyük bir mücadele vermişler ve bunda başarılı da olmuşlardır. 

ABD’nin siyasi yapısının modern ulus devleti tecrübelerinden farkını Thomas Mann, devlet gücünün baskıcı güç ve yapıcı güç şeklinde farklı iki şekli olabileceğine dair teorisi ile açıklık getirmeye çalışır. Mann’a göre baskıcı güç daha çok ulus devletlerde görülen, sivil toplum ya da diğer güç merkezleri tarafından denetlenemeyen devlet seçkinlerinin yönetimidir. Yapıcı güç ise, devletin sivil toplumla bütünleşebilmesi ve bu yolda politikalar üretebilmesini ifade eder. Amerikan devleti kuruluş yıllarından itibaren baskıcı güce karşı örgütlenmiş bir devlettir. Güçler ayırımı konusunda oldukça hassastır ve bunu temin için denetim ve denge mekanizmaları oluşturmuştur. Federal hükümete karşı eyalet hükümetleri, eyalet hükümetlerine karşı yerel hükümetler, yürütme organına karşı yasama organı, yasamaya karşı yargı, atanmışlara karşı seçilmişler vb. siyasi rakipler buna verilebilecek başlıca örneklerdir.

ZİHNİ ALTYAPI

Amerikan iktisadi büyümesine yol açan siyasi mirasın yanı sıra sömürge döneminden bağımsız bir devlete uzanan süreci ortaya çıkaran zihni alt yapıya da değinmekte yarar vardır. Amerikan tecrübesinde bireyin özgürlüğü ve bunun teminini önceliği gören bir kamu politikası daha etkindir. İngilizlere karşı verilen bağımsızlık savaşı, yeni devletin kuruluşu ve anayasanın kaleme alınmasında büyük emekleri geçen kurucu babalar, Avrupa aydınlanma geleneğinden etkilenmiş ve fakat bu geleneğin olumsuz yanlarını da gözlemlemiş entelektüellerdi. Bu entelektüellerin birey devlet ilişkisi ile ilgili görüşlerinde en çok  etkilendikleri  isimlerden bir tanesi John Locke’ tur.

John Locke 1691’de yayınladığı kitabında hükümetlerin insanlar tarafından kurulduğunu, dolayısıyla yine insanlar tarafından değiştirilebileceği ya da tamamen lağvedilebileceğini söyler. İnsan hem doğası hem de toplum hayatının bir gereği olarak yaşama, özgür olma ve mülkiyetini koruma hakkına sahiptir. Eğer siyasi sistem bu hakları tehdit ederse, kendi meşruiyetini ortadan kaldırmış olur. Artık o sistemde yaşayanların sistemi değiştirme hakkı doğmuştur. Locke’ un “hayat, özgürlük ve mülkiyet” üçlemesi ABD’yi kuran siyasi önderlere ilham kaynağı olmuş, Özgürlük Bildirgesi’ni kaleme alan Thomas Jefferson bu ilkeleri “hayat, özgürlük ve mutluluk arayışı” şeklinde formüle etmiştir.

Locke’un mülkiyet hakları vurgusu, ABD topraklarında, Protestan anlayışının bir uzantısı olarak değerin tek ölçüsünün çalışmak olarak görüldüğü bir zihniyetin sahipleri tarafından kolayca benimsenmiştir. Bağımsızlığı elde eden ve devleti kuran idareciler kişinin kendi el emeğini refahın bölüşümü noktasında tek ölçüt olarak görme eğilimindeydiler. Onlara göre bireyin emeği, mülkiyetin yegâne varlık sebebiydi ve bu yüzden de mülkiyet hakkı dokunulmaz bir haktı. Herkesin emeği ile mülkiyet haklarını edindiği bir toplumda bölüşüm problemi olamazdı, çünkü bölüşüm doğal bir süreçte gerçekleşmekteydi. Mülkiyet emeğin hakkıydı ve bireyi bundan mahrum bırakmak adaletsizlikti. Adaletsizliğin olduğu bir yönetime ise başkaldırmak Locke’un da belirttiği gibi bireyin en doğal  hakkı  olarak  neredeyse  kutsanmaktaydı.

ABD’nin kurucularını Locke’ un bireyi önceleyen düşünceleri kadar etkileyen bir diğer düşünce de Cumhuriyetçilik ideali olmuştur. Bu ideale göre özgürlük siyasi katılımla özdeş bir kavramdır. Duyarlı vatandaşlar hükümeti siyasi sürece katılarak denetlerler. İyi yöneticiler, kamu çıkarını kendi menfaatlerinin önüne koyan yöneticilerdir. Böyle olduğu müddetçe hükümet, toplumun iyi bir noktaya gelmesini sağlayabilir. Ancak bu koşulların oluşması için vatandaşların belli bir refah düzeyine erişmesi şarttır. 

Siyaset kurumunun eşitsizliğe yol açarak belli çıkar gruplarının erki ele geçirmesine neden olacağına dair kaygılar 19. yüzyıl boyunca ABD’nin ekonomik ve siyasi hayatını derinden etkilemiştir. Federalistler ile Anti Federalistler, Kuzey ile Güney ve kamu ile özel teşebbüs arasındaki çıkar çatışmaları bu bağlamda değerlendirilebilecek örneklerdir. Federal hükümetin gücünün artırılmasına karşı çıkan ve yetkilerini sınırlandırmak isteyenlerin en önemli dayanakları da bu kaygıydı. Bu yüzden siyasi erki elinde tutan seçilmişlerin sürekli denetlenmesi ABD siyasetinin en önemli önceliklerinden birisi olmuştur. Ancak gelir bölüşümünü güçlü bir siyasi irade olmaksızın başarmanın mümkün olmadığı da bilinen bir noktaydı. ABD’nin ekonomik ve siyasi politikaları bu iki uç arasında gidip gelen bir içeriğe sahiptir.

ABD’nin iktisadi büyümesinde zihniyet konusuna ilişkin değinilmesi gereken bir konu da “Amerikan pragmatizmi” denen faydacı yaklaşımın ekonomi politikalarına etkisidir. Federal sistemin bütün organlarında, kamu çıkarının gözetilmesine yönelik politikaların baskınlığının yanında, kısa vadeli ve bir an önce sonuç alma eğilimi de not edilmelidir. Bu eğilim, kamu girişimlerinin genellikle sermaye temini ve başlangıç yatırımları aşamalarından sonra özel girişimlere devredilmesi sonucunu doğurmuştur. Zaten bir tür kamu imtiyazı ile hareket eden özel işletmelerin ilk sahipleri de kamuda görevli ya da kamu organları ile maddi ilişkiler içerisinde olan insanlardı. 1820 ile 1850 arasında ekonomik büyümeyi en çok etkileyen organ olan eyalet hükümetlerinin politikalarında kamu çıkarı ile pragmatizmin zaman zaman çatışan amaçlarını gözlemlemek mümkündür. Kamunun çıkarlarının en üstün hukuk olduğu ilkesinden hareket eden yargıda da bu tür bir faydacı yaklaşımın olduğu söylenebilir. ABD yargısının kararlarında baskın etken olan kamu çıkarı yorumu, piyasanın gelişmesi, serbest ticaretin önündeki engellerin kaldırılması ve girişimciliğin teşvik edilmesi önceliklerine göre şekillenmiştir.

ABD’de iktisadi büyüme olgusunu etkileyen devlet ve ekonomi algısının başlıca noktalarının, yerinden yönetim ilkesi ile kendi kaderini kendisi tayin etmek, kamu çıkarını gözetmek için ekonomik hayata müdahaleyi meşru görmek, bu anlamda da kendi başına işleyen değil “düzenlenmiş ve denetlenmiş” bir piyasa öngörmek ve nihayet bireyin özgürlüğü ve mülk edinme hakkını kutsamak olduğunu söyleyebiliriz. ABD’nin yönetim biçimi olan federal sistem içindeki güç dengesi ekonomik büyümeye özel bir katkı sağlamıştır. Federal hükümet, eyalet hükümetleri ve yerel idareler arasındaki yetki ve güç çekişmesi söz konusu dönem içerisinde ekonomik büyümeyi olumlu etkilemiştir. Federal sistem, her iki çıkar grubunun ekonomik önceliklerinin uzlaştırılmasını temin ederek tarım ve imalat sektörünün birlikte geliştiği bir ekonomik büyüme zemini oluşturmuştur. Başta Anayasa ve yargı olmak üzere siyasi kurumlar ve yerinden yönetim geleneği, farklı hükümet organları arasındaki iktidar mücadelesinde hep bir denge unsuru görevi görmüş, İç Savaş’a kadar ABD’nin ekonomi politiğinin nasıl belirleneceğine ilişkin oluşan gerilim alanı ekonomik büyümeye olumlu katkı   sağlamıştır.

Federal sistem, büyük işletmelerin, ünlü işletme tarihçisi Alfred Chandler’in tabiriyle “piyasanın görünen elleri” olmasını sağlayacak bir ortam oluşturmuştur. Yeni kurulan ve sürekli genişleyen bir ülkede işletmelerin gelişmesine yönelik yardımlar üç farklı boyutta gerçekleşmiştir. Bunlar altyapı yatırımlarının gerektiği yerde federal hükümet ya da eyalet hükümetleri eli ile yürütülmesi, işletmelerin üretim faktörleri gereksinimlerinin karşılanması ve nihayet teşvik ve düzenlemeler yolu ile sürdürülebilir finansal modellerin oluşturulmasıdır. Bütün ülkeyi birleşik bir piyasaya dönüştüren, girişimciliğin ve yeniliklerin önünü açan anayasa da bu ortamın oluşumunda önemli rol oynamıştır. Ekonomik büyümenin önündeki engellerin kaldırılması noktasında yargının kararlarındaki işlevselliğin de bu bağlamda düşünülmesi gerekir. İç ticaretin önündeki engellerin kaldırılması, sözleşme garantisi ve mülkiyet hakları gibi konuların birey ve özel işletmeler lehine yorumlanması işletmelerin gelişmesine katkı sağlamıştır. Federal sistemin ekonomik büyümeye bir diğer katkısı da “piyasa dostu” bir içeriğe sahip olmasındadır. Anayasanın federal hükümetin işlevlerini sınırlayıp eyalet hükümetlerine geniş yetkiler vermesi, ülkeyi eyaletler arası rekabetin olduğu bir tür geniş pazara dönüştürmüştür. Eyaletler ekonomik büyüme için birbirleri ile kıyasıya bir rekabet ve altyapı yatırım yarışına girerken diğer taraftan rekabetçi üstünlüklerini artırmak için özel girişimin ve yatırımların önünü açmışlardır. Bu, eyaletleri, yeni projelerin, girişimlerin ve ekonomik kararların test edildiği bir tür ekonomi laboratuvarlarına dönüştürmüştür. Başarılı uygulamalar diğer eyaletler tarafından hemen taklit edilmiş, yerel merkantilizm olarak adlandırılabilecek bu yarış, ekonomik büyümeyi olumlu etkilemiştir. Federal sistem bu anlamda iyi örnekleri teşvik edici, kötü örnekleri sakındırıcı bir düzenleyici kurum olarak ekonomik verimlilik ve etkinliğin  gerçekleşmesine  katkı sağlamıştır.

Kaynak: Bilimevi İktisat Dergisi (2. sayı)



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları sondevir.com sitesine aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.



Bu haber için yorum yapmak istiyorum!



İlgili Haberler