Dünyada Kağıt Para Kullanımı ve Osmanlı'da Kağıt Paraya Geçiş

Analiz,

 

Dünyada Kağıt Para Kullanımı ve Osmanlı'da Kağıt Paraya Geçiş

Kâğıdın tarihi çok eski devirlere gitse de para olarak kullanımı insanlık tarihi içerisinde yenidir. Altın ve gümüşün para olarak basılarak tedavülde kullanıldığı bir dünyadan kâğıdın para olarak kullanıldığı dünyaya geçiş kısa bir sürede gerçekleşmemiştir. Tarihte farklı toplumlar kâğıt dahil olmak üzere farklı nesneleri mübadele aracı olarak kullansalar da bunlar yaygınlık kazanmamış ve belirli bölgelere has olarak kalmışlardır.

Faruk Bal

Bitcoin ve benzeri kripto paraların gündemimize girmesi ile birlikte paranın ne olduğuna ve tarihine ilişkin sorular yeniden zihinleri meşgul etmeye başladı. Para insanlık tarihinde çok eski çağlardan buyana kullanılmakla birlikte, kendisine para anlamı yüklenen nesnelerde değişim olmuştur. Özellikle altın ve gümüş gibi kıymetli madenlere dayalı parasal sistemden kâğıt paraya geçiş insanlık için önemli bir deneyimdir. Bu makalede, dünyada kâğıt para uygulamaları ile Osmanlı Devleti’nde kâğıt paraya geçişin nasıl gerçekleştiği açıklanacaktır.

Para denilince akla ilk olarak bir mübadele aracı gelmektedir. Para ile ilgili tanımlamalar işlevsel olup, onun özelliklerini ele almaktadır. Paranın birçok türü bulunmaktadır. Bunlardan ilki mal paradır. Mal para, mal değeri üzerinden işlem gören, yani mal olarak bir değeri bulunan paradır. Altın ve gümüş sikkeler, sığırlar bunun örneğidir. Diğer bir türü ise itibâri paradır. Yasal para veya fiyat para olarak da adlandırılan itibâri para, üzerinde yazılı değerden işlem gören, altın ve gümüş karşılığı olmayan, yasalar ve alışkanlıklarla geçerli kılınan paralardır. Günümüzde hemen tüm ülkelerin bastığı ve kullanımda olan paralar bu türdendir. Mal para ve fiyat para arasında çevrilebilir (konvertible) paralar bulunmaktadır. Konvertible para, başka bir değere (döviz veya değerli maden) çevrilebilen paralardır. Altın standarttı çerçevesinde altına serbestçe değiştirilebilen paralar bu şekildedir.

Paranın mübadele aracı olma özelliği ön planda olmakla birlikte o, aynı zamanda kuvvet ve kudreti temsil etmektedir. Para, bugün olduğu gibi dünde iktisadi hayatın merkezinde yer alıyordu. Bir devletin iktisadi düzeninin en belirgin unsuru para ve parasal değerlerdir. Devletin iktisadi hayatındaki olumlu veya olumsuz tüm gelişmeler, paraya yansımaktadır. Devletler, kendi iktisadi mekanizmalarını koruyacak ve sürekliliğini sağlayacak bir parasal sistem ve para politikası takip ederler. İktisadi hayatın devamlılığı aynı zamanda siyasi otoritenin de devamlılığını kuvvetlendirmektedir.

Devletlerin parasal sistemleri, içerisinde bulundukları koşulların etkisi ile ortaya çıkmaktadır. İçinde bulunulan çağ, coğrafya, dönemin iktisadi ve siyasi anlayışı, devletlerin paraya bakışını belirleyen belli başlı nedenler arasında sayılabilir. Osmanlıların altın ve gümüşe dayalı parasal sistemden kâğıt paraya geçişleri de dönemin siyasi ve iktisadi koşulları sonucunda gerçekleşmiştir. Klasik dönemde Osmanlıların paraya bakışında, kendilerinden önceki Türk ve İslam devletlerinin etkisi büyüktür. Osmanlı para sistemi başlangıçta, madeni para esasına dayanmaktaydı. Sistemin temelini, altın ve gümüşün mübadele aracı olarak kullanılması oluşturmaktaydı. Bu iki madenin, mübadele aracı olmanın dışında, mal niteliği taşımaması gerektiği istenmekteydi. Zira bunların mal niteliği taşımadıkları takdirde gerekli fonksiyonlarını icra edebileceklerine inanılıyordu. 

Kınalızâde Ali Efendi’nin para tanımı, klasik dönemde Osmanlıların paraya bakışını açıklamaktadır:

“Bütün muamelelerde, alışverişte değişmeyen bir cevher gerektir ki, o dinar (altın para)’dır. Ona namus-u asgar (küçük namus) denir. Adaleti koruyan odur ve lazımdır. Bu o kadar değerli bir mevcuttur ki, herkes istediği vakit onu elde edemez. Kıymetli bir varlık olması sebebiyle bu değerin azı, diğer cinslerin çoğuna denktir. Böylece yurdundan ayrılmak isteyen kimsenin, yiyeceklerini ve lüzumlu eşyasını götürmesi ve değiştirmesi lazım gelmez. Bilakis bu cevheri (parayı) alıp, nereye varırsa onunla yiyecek ve diğer ihtiyaçlarını karşılaması ve tamamlaması mümkün olur. Aynı zamanda büyük bir zahmetten kurtulur. Bu cevherin kıymetli ve güzel olması lazımdır. İnsanlar onu bu sebeple bedenine en yakın yerde korumaktan nefret etmezler. Bu değer, maddeleri ve terkibi sebebiyle dayanıklıdır. Çabucak bozulmaz. Mal ve erzak almaktaki güçlükler de kalkmış olur. Depo ve devlet hazinesinde uzun zaman korumak ve biriktirmek mümkündür.

Kınalızâde’nin tanımında, paranın temel unsurları olan nadirlik, dayanıklılık, kolayca parçalara ayrılabilme gibi özeliklerini zikrettiğini görmekteyiz. Klasik dönemde, sayılan tüm bu özellikleri altın ve gümüşün taşıdığı kabul görmekteydi. Bu bakımdan altın ve gümüşün mübadele aracı olarak kalması, piyasada bol miktarda bulunması ve mal olarak mümkün olan en az seviyede kullanılması gerektiğine inanılmaktaydı.

Madeni para sisteminde en önemli para politikası, iktisadi hayatın kesintiye uğramaması için para arzının mübadele hacmine cevap verecek düzeyde tutulmasıydı. Bu nedenle Osmanlılar, ülkeye kıymetli maden girişini teşvik etmişler, çıkışını ise yasaklamışlardır. Böylece para arzının sürekliliğini sağlamaya çalışmışlardır. Yine Osmanlılar, sarayda ve şahısların ellerinde bulunan altın ve gümüş eşyayı zaman zaman darphaneye göndererek para kestirirlerdi. Böylece altın ve gümüş eşyanın yaygın bir biçimde kullanılmasına engel olunmuş ve para halinde tedavülü sağlanmış olurdu.

Osmanlılar, kendilerinden önceki İslam devletlerinde olduğu gibi, parayı bir mübadele aracı olarak görmenin yanı sıra, hutbe ile birlikte egemenliğin en önemli simgelerinden olarak kabul ediyorlardı. Bunun içindir ki Osmanlı padişahları, çeşitli kentlerde kendi adlarına para bastırmaya büyük önem vermişlerdir. Yalnızca Kanuni, 36 yıllık saltanatı sırasında, 43 ayrı kentte kendi adına sikke bastırmıştır.

OSMANLI ÖNCESİ ÇİN’DE VE İSLAM DÜNYASINDA KÂĞIT PARA

Kâğıt para tecrübesi Osmanlılardan çok önce yaşanmıştır. Tarihte ilk olarak kâğıt parayı Çinlilerin kullandığı düşünülebilir. Çin’in Song Hanedanının (960-1279) parasal alanda yaptığı bilinen en önemli yenilik kâğıt paraları devreye sokmalarıdır. Bu paralar ilk olarak 10. yüzyılın başında Sichuan eyaletinde tacirler tarafından, ellerinde tuttukları madeni paraların karşılığında verilen birer alındı belgesi olarak ortaya çıktı. Muhtemelen, bölgeler arası ticarette madeni parayı taşımanın ortaya çıkardığı zorlukları ve maliyetleri düşürmek için kullanılmaya başlandı. Bu ilk kâğıt paralar aslında birer senetti ve süre içeriyordu. Fakat 1189’da devlet tarafından basılan kâğıt paralar, süre içermeyen kambiyo senetleridir. Daha sonra Moğol Yuan Hanedanı (1206-1367), madeni paraların dolaşımını tamamen yasakladı ve kâğıt paraların kullanımını zorunlu tuttu.

Moğollar, Çin’de tedavüle sundukları kâğıt paraları Çav ismi ile İran’da piyasaya sürdüler ama halkın kabul etmemesi üzerine bir hafta içerisinde tedavülden kaldırıldı. Çin piyasalarında kâğıt paralar kabul edilirken, İslam dünyasında kabul edilmemesinin nedeni olarak para tanımlamasındaki farklılık olduğu düşünülebilir. İslam dünyasında yaygın kanaat altın ve gümüşün para olarak yaratıldığı, dolayısı ile bu iki madenin para olması gerektiği yönündeydi. Altın ve gümüş dışında diğer şeyler, değişimde kullanılsa bile gerçek para olarak görülmemekteydi. Nitekim Makrizi, para tarihini ele aldığı eserinde, insanlık tarihinde altın ve gümüşün dışındaki madenlerin para olarak kullanılmadığını vurguluyor. Bununla Makrizi’nin mübadelede sadece altın ve gümüşün kullanabileceğini, onun dışındakilerin para olarak kullanılamayacağını kastetmediğini açıklamalarının devamından anlıyoruz. Makrizi, “Yalnız bir gümüş para ile veyahut gümüşün cüzü ile alınamayacak kadar fiyatları düşkün olan bazı adi şeylerle mübadele edilmek üzere beşerin eski ve yeni devirlerinde altın ve gümüşten başka şeylerin kullanıldığı vakidir” demekle başka nesnelerin de para yerine kullanıldığına ve kullanılabileceğine işaret etmiş oluyor. Ancak bunlara gerçek anlamda para denilemeyeceğini açıklıyor.

Makrizi, insanların tarihte bakır, yumurta, kâğıt, ağaç kabuğu ve benzeri birçok nesneyi para yerine değişimde kullandıklarını da açıklamakla birlikte bunlara altın ve gümüşte olduğu gibi para kıymetini vermediklerini, ancak mübadelede kullanılmaları nedeniyle para hükmünde olduklarını açıklıyor. Buradan çıkarılabilecek bir sonuç, altın ve gümüş dışında diğer nesnelerden yapılan paraların İslam geleneğinde itibari para olarak algılandığıdır. Yani gerçek değerlerinin üzerinde, kendilerine atfedilen ve toplumda kabul edilen değerlerinden dolayı para hükmünü almaktadırlar. Çin’de kâğıt paralar kabul görürken İslam dünyasında kabul görmemesinin nedeni bu düşüncede aranabilir.

AVRUPA’DA KÂĞIT PARA

Avrupa’da kâğıt para deneyiminin başlangıcı 17. yüzyıl ortalarına kadar götürülebilir. Kısmi rezerv bankası gibi çalışmaya başlayan Stockholm Bankası, 1661’de madeni paraya çevrilebilir kâğıt banknotlar ihraç etti. Banka, bir kısım madeni parayı banknotları ödemek için tutarken, gerisini kredi olarak vermekteydi. Fakat Stockholm Bankası 1667’de iflas etti. 1694’te kurulan Bank of England ve 1695’te kurulan Bank of Scotland, 17.yy.ın sonunda banknot ihracına başladılar. Bunların ihraç ettikleri paralar da madeni paraya çevrilebilmekteydi. 1719 yılında kâğıt para çıkartmaya yetkili olan Banque Generale’i kuran John Law tarafından piyasaya sürülen kâğıt paralar, Fransa’nın bu alanda en önemli deneyimi oldu.

18. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Avrupa’da parasal sistem hemen hemen Ortaçağ ile aynıydı. Ortaçağ’ın yaygın olarak kullanılan İtalyan altın paraları florin, sequin ve ducalarının (3,5 gr) yerini onlara göre daha büyük olan İspanyol pistoleleri (duble escudo, 6, 7 gr), Fransız louisi (6, 7 sonradan 7, 6 gr.) ve İngiliz guineası (8, 4 gr.) almıştı. Gümüş sikkeler de kullanımdaydı ve birçok ülkede ecu, real de ocho gibi farklı isimlerle anılan ve yaklaşık 25 gr. ağırlığında olan gümüş taler tedavülde bulunuyordu. Penny, kreutzer, maraverdi ve benzeri gümüş karışımı bakır veya sadece bakır sikkeler, bozukluk ihtiyacını karşılamada kullanılmaktaydı. Bu paralar içerikleri ve hacimleriyle 20. yüzyılının başlarına kadar varlıklarını sürdürdü.

1660’lardan itibaren banknotların kullanımına öncülük yapan İsveç, 1745-1776 yılları arasın da itibâri para standardı oluşturdu. Rusya 1786 yılında madeni paraya dönüştürülemeyen devlet banknotlarını çıkardı. İngiltere’nin Amerika kolonilerinde farklı kâğıt paralar kullanıldı. 1775-1781 tarihleri arasında Amerikan Bağımsızlık savaşı, kâğıt paralarla finanse edildi. 1792-1815 yılları arasında Avrupa’da devam eden uzun savaş yıllarında savaşan devletler itibâri para çıkarma yoluna gittiler. 1790’da Fransa, millileştirilmiş devlet arazilerinin gelirlerine dayanan paralar bastı. Savaşın ortaya çıkardığı zorunluluklar, resmi gelirlerin üstünde tedavüle sebep olduğu için hiperenflasyona yol açtı ve 1796 yılında kaldırıldı. Paralar yeniden Fransa’ya akmaya başlayınca İngiltere 1797’de parasının madeni paraya çevrilebilme özelliğini askıya almak zorunda kaldı. Geçici olarak başvurulan bu yöntemler savaşın gereksinimleri nedeni ile 1819’a kadar devam etti.

İlk itibâri para deneyimleri, olumlu getirileri olsa da kısa sürede başarısızlıkla sonuçlandı. Devletler banknotları konvertible hale getirdiler. Ancak acil durumlarda sık sık konvertibiliteyi askıya alıyorlardı. 19. yüzyılda konvertibilitenin askıya alınması daha da sıklaştı. Parasal alanda ortaya çıkan sürekli dalgalanmalar, Avrupa’nın merkez ülkelerini çok daha sıkı bir şekilde altın standardını uygulamaya sevketti. 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması, altın standardının sonlandırılmasına yol açtı. Savaş sonrası altın standardına dönmek çok zor oldu. İki savaş arası dönemde, altın standardını sağlama çabaları sürdü ve 1927’de altın kambiyo standardı kabul edildi. Büyük Buhran, 1931 yılında İngiltere’den başlayarak bu ülkeleri konvertibiliteyi kaldırmaya veya dönüşüm oranlarını düşürmeye itti. İkinci Dünya Savaşı sonlarında, Bretton Woods Konferansı’nda (1944) yeni bir altın standardı oluşturuldu. Bu sistemde ABD doları, altına konvertible olurken diğer ülkeler paralarını ABD dolarına göre ayarlamaktaydılar. 1971 yılında Amerikan dolarının altına konvertibilitesine son verilmesiyle birlikte, tam anlamı ile itibâri para dönemi başlamış oldu.

OSMANLI DEVLETİ’NDE KAĞIT PARA

Osmanlıda bugün kullandığımız anlamda kâğıt paraya yani fiyat paraya geçilmemiş olsa da temsili paralara, diğer bir ifade ile konvertible paralara geçiş gerçekleşmiştir. Osmanlı belgelerinde esham kavâimi, evrâk-ı nakdiyye, kavâim-i nakdiyye-i mu’tebere, kavâim-i nakdiyye, varaka-i nakdiyye, nakid kâğıdı, kavâim-i mu’tebere, kâime-i nakdiyye gibi farklı isimlerle geçen temsili paralar, bir iç borçlanma modeli olan esham sisteminin gelişmiş bir hali olarak ortaya çıkmıştır. 

Kaimeye Geçiş Öncesi Esham Uygulaması

Osmanlı Devleti’nde son dönemlere kadar hesap parası olarak akçe kullanılmıştı. Fakat 18.yüzyılın ortalarından itibaren bütçe hesaplamalarında pare ağırlık kazandı. 19. yüzyılda hesap parası olarak guruş, bu yüzyılın sonlarında ise lira kullanılmaya başlandı.

Osmanlılar 1760’lardan itibaren başlayarak uzun ve yıpratıcı savaşlara girdiler. Savaşların ortaya çıkardığı şiddetli mali bunalım, gümüş paranın tağşişini hızlandırdı. Guruş, 1760’lardan 1808’e kadar, gümüş içeriğinin %50’sini yitirdi. II. Mahmut döneminde (1808-1839) ise, çok daha yüksek oranda düşüşler yaşandı. Otuz yıllık bir süre içerisinde guruşun gümüş içeriği 5.9 gramdan 1 gramın altına düştü. Yaklaşık %85 gibi bir tağşiş oranı gerçekleşti. Gümüş sikkelerde olduğu gibi altın sikkelerde de bu dönemde büyük değişiklikler oldu. Birbirlerinden farklı altın içeriklerine sahip Rumi, Adli ve Hayriye denilen altın sikkeler, II. Mahmud’un otuz yıl süren saltanat döneminde basıldı. Dönem boyunca enflasyon da en üst seviyeye ulaşmıştı.

Osmanlı Devleti’nin böyle bir dönemde durumu düzeltebilmek için başvurduğu yöntemlerden biri esham uygulaması oldu. Kâğıt paraya geçişin ilk habercisi kabul edilebilecek olan esham, 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’nın, maliyeye getirdiği ağır yükün altından kalkabilmek amacıyla 1775 yılında çıkarıldı. Esham, pay ve hisse anlamına gelen sehm kelimesinin çoğuludur. Esham sistemi, mukataaların yıllık nakdi gelirlerinin faiz denilen belirli bölümlerinin paylara (sehm) bölünerek, muaccele adı verilen peşin ödeme karşılığında kaydıhayat şartıyla halka satışına verilen isimdir. Esham sistemi, malikâne sisteminin biraz daha değiştirilmiş şeklidir. Malikânede kaydıhayat şartıyla mukataaya tasarruf eden şahıs, mukataasını kendisi vergilendirmekteydi. Masraflar düşüldükten sonra geriye kalan pay, malikâne sahibine aitti. Her yılın kazancı farklı olabildiği gibi, zarar da mümkündü. Eshamda ise, hisse sahiplerinin geliri, yatırdığı peşinat oranında sabitti ve garanti altındaydı. Esham sahibinin mukataanın yönetiminde herhangi bir sorumluluğu yoktu. Sisteme pek çok kesimden kimse katılabilmekteydi. Esham sisteminde mukataa hisselerinin küçük paylara ayrılmış olması, toplumun değişik kesimleri arasında yaygınlaşmasına yardımcı olmuştu.

Esham sisteminde, mukataanın yıllık nakdi gelirinin tamamı değil, yalnızca faiz denilen belirli bir bölümü satışa sunuluyordu. Mukataanın geriye kalan ve mal adı verilen bölümü, eshama bağlanarak satılamamaktaydı. Mal adı verilen bu bölüm, askerlere, diğer memurlara, emeklilere verilen maaşlar ile bir kısım devlet kuruluşlarının giderlerine karşılık gelmekteydi ve başka amaçla kullanılması mümkün değildi. Uzun yıllar içerisinde miktar olarak adeta sabitleşmişti. Ancak zaman içerisinde mukataaların gelirlerinde meydana gelen artış nedeniyle, sabit miktarın üstünde kalan kısma gelir fazlası anlamında faiz denilmekteydi. Hazinenin bu fazlayı esnek bir şekilde kullanma hakkı bulunuyordu. Mukataaların gelir fazlaları, sehimlere bölünerek satışa çıkarıldığı için her sehme ait gelire faiz denildi. Sehimler yıllık 2000 veya 2500 kuruşluk standart dilimler halinde tespit ediliyordu. Sehim satın alan kişinin, yaşadığı sürece her yıl bir miktar gelir almanın bedeli olarak ödemesi gereken muaccelenin miktarı da bu yıllık gelirin katları olarak ifade edilmekteydi.

Piyasa şartlarına ve sehmin bağlı bulunduğu mukataanın gelirindeki istikrara göre değişmek üzere muaccelenin kaç yıllık gelire tekabül edeceğini Defterdarlık her grup esham için ayrıca belirleyerek, ilan etmekteydi. Sistemin başladığı 1775 yılında, İstanbul tütün gümrüğü mukataasının mal olarak tespit edilmiş 159.000 kuruşluk gelirinin üstünde kalan ve faiz adı verilen 400.000 kuruşluk faiz kısmı bulunmaktaydı. Bu faiz kısmına karşılık olmak üzere, her biri 2500 kuruşluk yıllık gelirli, 160 sehimden oluşan ilk grup esham için belirlenen muaccele değeri beş yıllıktı. Yani 12.500 kuruşluk muacceleyi ödeyerek sehim satın alan bir kişi ölünceye kadar her yıl 2500 kuruşluk bir gelire hak kazanmış oluyordu. Eshamın ihraç haddi diyebileceğimiz bu oran, sistemin uygulamada kaldığı 100 yıl boyunca satışa arzedilen eshamın hacmine, bağlı bulunduğu mukataanın verimliliğine, savaş ve barış durumuna göre sürekli değişen değerler almakla birlikte ilk grup için belirlenmiş olan beşin altına hiç inmemiştir. Daha sonraki gruplar için önce beş buçuk altıya yükselmiş ve zamanla on on ikiye kadar ulaşan değerler almıştır.

Eshamın kaydı hayat şartıyla çıkartılmış olmasına rağmen, zamanla hisselerin alınıp satılmaya başlaması, devlete geri dönmelerini engelledi. Sorunu çözmek amacıyla alım satımlarda muaccelenin %10’u oranına tekabül eden kasr-ı yed resmi adıyla bir vergi konuldu. Ancak bu vergi istenildiği gibi etkili olmadı. 1786 yılında maliye görevlileri sistemin bir bilançosunu çıkardılar. Bilanço, sistemden elde edilen gelirlerin ödenen faizlerin ancak küçük bir miktarını karşıladığını ortaya koydu. 30 Ekim 1786’da alınan bir kararla artık yeni esham çıkarılmamasına karar verildi. Ancak bir buçuk yıl sonra başlayan Rusya ve Avusturya savaşları, devleti yeniden eshama başvurmak zorunda bıraktı. 1792 yılında esham satışlarına tekrar son verildi. 1793 yılında irad-ı cedid hazinesi kuruldu ve esham işleri bu hazineye devredildi. Piyasada esham alım-satımı yasaklandı. Esham sadece irad-ı cedid hazinesine satılabilecekti. Ancak Napolyon’un Mısır’ı işgaliyle uygulama son buldu. Savaşla birlikte yeniden esham satışları başladı. Zamanla pek çok mukataa sisteme dahil edildi. Esham sisteminin uygulamasında Tanzimat’tan itibaren önemli değişimler başladı. Eski tip eshamlar, bütçedeki borç stoku ve oranı azalarak 1860’ların sonuna kadar satılmaya devam etti.

Temsili Paraya Geçiş

19.yüzyıl iktisadi bakımdan Osmanlı Devleti için farklı bir dönemdir. Dönem içerisinde siyasi, iktisadi, mali ve parasal alanlarda, Batı örnek alınarak birçok ıslahat yapıldı. Dönemin bir diğer özelliği de, başta Avrupa’yla olmak üzere dış ticaretin hızla gelişmesidir. Dış ticaret, 1840 ve 1. Dünya Savaşı arasındaki dönemde on kattan daha fazla arttı. Liman ve demiryollarının inşası, Avrupa sermayesiyle modern bankaların kurulması bu süreci kolaylaştırdı. Makedonya, Batı Anadolu ve Suriye sahilleri boyunca, tarımın dış pazarlara açılma oranı arttı. Ticaretin artması, paraya ve para kullanımına olan talebi de arttırdı. 

Osmanlı Devleti’nin izlediği para politikaları açısından, dönem içerisinde iki önemli değişimin meydana geldiğini görmekteyiz. Bunlardan ilki 1844 yılında yapılan tashih-i sikke, diğeri de kâğıt para sürecinin başlangıcı kabul edebileceğimiz kaime uygulamasıdır.

Yüzyılın başından itibaren, parasal istikrar, reform ve ticari gelişme, Osmanlılarca önemli bir gereklilik olarak algılanmaktaydı. Bu amaçla 1844 yılında yapılan tashih-i sikke ile parasal alanda düzenlemeye gidildi. Altın lira ve gümüş kuruşa dayanan yeni bir düzen kuruldu. Bir altın lira, 100 kuruş kabul edildi. Aynı zamanda yirmi kuruşluk mecidiye adı verilen gümüş sikkeler tedavüle sokuldu (Toprak, 1987). Altın lira, gümüş kuruş ve yirmi kuruş değerindeki mecidiyeler temel para haline geldi. Bu tarihten sonra tağşiş uygulaması terk edildi. 1922 yılına kadar, İstanbul’da basılan tüm gümüş ve altın sikkeler bu ayarda basıldı. Ayrıca günlük işlemler için küçük birimlerden oluşan bakır ve nikel sikkeler de basılmaktaydı.  Parasal açıdan istikrar sağlanmakla birlikte, mali güçlükler aşılabilmiş değildi. Osmanlı Devleti, mali güçlükleri aşmak için çeşitli yöntemler uyguladı. Bu yöntemlerden biri, parasal darlığa çözüm olarak basılan kaime oldu. Tanzimat’ın ilanından bir süre sonra, 1840 yılında, reformların finansmanı ve bütçe açıklarının kapatılması amacıyla, kaâim-i nakdiyye-i mu’tebere adıyla ilk kâğıt paralar basıldı. Bu ilk kaimeler, İstanbul gümrük gelirlerine endekslenmişti ve ülkenin her yerinde geçerli olacaktı. Kaimelerin tedavül müddeti 8 yıl olup, bu sene sonunda bedellerinin tamamen tesviye edilmesi kararlaştırılmıştı. Aynı zamanda kaimeler, senelik %12,5 faizliydi. Nama yazılı olmayan bu kâğıt paralar, tedavül aracı olarak kullanılabilen faizli devlet tahvillerinden başka bir şey değildir.

Halk başlangıçta kaimelere tereddütle yaklaştı. Bu nedenle kaimeler, değerlerinin %30-40 altına değişmekteydi. Fakat toplum zamanla kaimeye alıştı. Devlet hazinesi ve gümrüklerce kabul görmesi ve yılda iki kez faiz ödemesi yapılması nedeniyle kaimeler belli bir süre madeni para ile başa baş değiştirildi. Faiz getirisi nedeniyle kaimeler bir tasarruf aracı haline geldi. 1844 yılında yeniden kaime basıldı. Ancak bu sefer faiz oranları %6’ya düşürüldü. Başlangıçta 50 kuruşun altında kaime çıkartılmamaktaydı. 1850 yılında 10 ve 20 kuruşluk kaimeler de basıldı. 1850 yılında basılan kaimeler faizsiz olarak çıkartıldı. Faizsiz olarak çıkartılan bu kaimeler, gerçek anlamda temsili paradırlar.

Kaime basımı 1852 yılına kadar sınırlı miktarda tutulmaktaydı. Böylece kalpazanlık problemleri ortaya çıkmasına rağmen kaimeler iyi bir performans gösterdi. Fakat Kırım Savaşı nedeniyle çok sayıda kaime basılması, piyasa değerlerinin itibari değerlerine göre yarı yarıya düşmesine neden oldu. Bir altın lira, 200-220 kuruş kaime ile mübadele edilmekteydi. Netice olarak ilk temsili para deneyimi, büyük bir enflasyon dalgasıyla sonuçlandı. İlk kaimeler, 1860 yılı başında, Osmanlı Bankası’ndan alınan kısa vadeli kredilerle tedavülden kaldırıldı.

Osmanlı Devleti, Kırım Savaşı’ndan itibaren, bütçe açıklarını kapatabilmek için, kaime basımının dışında, ikinci bir yöntem olarak Avrupa mali piyasalarından borçlanmaya başvurmuştu. Londra, Paris, Viyana ve diğer merkezlerden oldukça elverişsiz koşullarda büyük miktarlarda borç alındı. 1873 mali krizi Avrupa piyasalarından borçlanmayı durdurunca, Osmanlı Devleti moratoryum ilan etmek zorunda kaldı. 1881 yılında, Osmanlı maliyesi üzerinde Avrupa kontrolünü sağlayacak olan Düyun-u Umumiyye İdaresi kuruldu.

1863 yılında, Fransız ve İngiliz sermayesiyle Bank-ı Osmani-i Şahane’nin kurulmasıyla birlikte, para basma tekeli bu kuruma verildi. Osmanlı Bankası bu tekeli, sınırlı miktarda kâğıt banknot basarak Birinci Dünya Savaşı’na kadar korudu. Altına dönüştürülebilmekte olan bu banknotlar daha çok İstanbul ve yakın bölgelerde dolaşımdaydı.

1860’ların başında ilk kaimelerin tedavülden kaldırılmasından sonra Abdülhamid devrine kadar (1876-1909) bir daha kaime basımı yapılmadı. Fakat 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının finansman gereklerinden dolayı, Osmanlı Bankası’nın kontrolü altında ikinci defa kaime basıldı. Devletin bazı ödemeleri kâğıt parayla yapmayı kabul etmesine rağmen, fazla sayıda basılmaları nedeniyle kaimeler, iki sene içerisinde itibari değerlerinin dörtte birine düştüler. İki buçuk seneden fazla tedavülde kalan bu kaimelerin kaldırılmasından sonra Birinci Dünya savaşına kadar yeni bir kaime basılmadı.

Üçüncü ve son kaime basımı ise Birinci Dünya Savaşı yıllarında gerçekleştirildi. Birinci Dünya Savaşı’nın finansmanı büyük ölçüde kaime basımıyla gerçekleştirildi. Savaş süresince dört yılda yedi tertip toplam 161.018.663 liralık kaime basıldı. Savaş sonrasında bu kaimeler Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal etti. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kâğıt paraları 5 Aralık 1927 tarihinde piyasaya sürüldü ve bu tarihten itibaren altı ay süre içerisinde Osmanlı kâğıt paralarının kaldırılmasına karar verildi.

Osmanlı Devleti’nde kâğıt paralar (kaimeler) devletin mali ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile çıkartılmış ve bir iç borçlanma aracı olmuştur. Hedef her zaman için bu kaimelerin kaldırılması olmakla birlikte bu bir türlü gerçekleştirilememiştir. Hatta birçok defalar kaimelerin kaldırılması için halkın yardımına başvurulmuştur. Fakat toplanan yardımlar da dönemin mali ihtiyaçlarına kullanılmış ve kaimeler kaldırılamamıştır.

Öte yandan 1873’ten itibaren gümüş, dünya piyasalarında değer kaybetmeye başlamıştı. Bu da Osmanlı bimetalizminin 1/16 dolayındaki altın-gümüş oranını geçersiz hale getirmişti. Devlet gelirlerinin gümüş olarak toplanması, giderlerin ise altın olarak yapılması hazineyi zarara uğratmaktaydı. Bu nedenle ilk olarak mecidiye darbı durduruldu. 1881 yılında para birimi olarak Osmanlı altın lirası kabul edildi. Fakat halkın mecidiye ve ufaklık para talebi devam ettiği için para rayiçlerinin ve türlerinin farklılığı, eskisi kadar olmasa bile devam etmekteydi. Bu nedenle sarraflık oldukça yaygınlaşmıştı. Sonuçta 1916 yılında Tevhid-i Meskukat Kanunu çıkarıldı ve 1 altın lira 100 kuruşa eşitlendi. Böylece 1881 yılından beri uygulana gelen, esas desteğini altından alan ancak gümüş sikkelerin de kullanımına izin veren topal altın standardı terk edildi ve yerini tamamen altın standardına bıraktı. Tevhid-i Meskukat Kanunu değer ölçütü olarak altını kabul etmekteydi ve para birimi kuruştu. Kanunla sikke adedi sınırlandırılırken, ülkenin değişik yerlerindeki farklı para rayiçlerine son verildi. Gümüş paralar için 300 kuruşluk, nikel paralar için 50 kuruşluk kabul hadleri benimsendi. Ancak kanunun başarısı sınırlı kaldı. Savaşla birlikte artan giderleri karşılamak amacıyla piyasaya sürülen kâğıt paralar, madeni ve ufaklık paraların tedavülden çekilmesine neden oldu. Kuruş olarak basılan kâğıt paralar da ufaklık sorununa çözüm getirmedi. Bunun üzerine çıkartılan pulların aynı işlevi görmesi hedeflendi. Böylece tamamen temsili para sistemine geçilmiş oldu. Cumhuriyet yönetimi de aynı sistemi devam ettirdi.

Ulemanın Altın ve Gümüş Dışındaki Paralara Bakışı

İslam âlimleri, altın ve gümüş dışında para yerine kullanılan diğer nesneler hakkında farklı görüşler beyan etmişlerdir. Âlimler arasında altın ve gümüşün cevheri bakımından para olduğu görüşü hâkimdir. Para için Arapçada kullanılan nukûd kelimesi, nakdın çoğuludur. Altın ve gümüşe nakdeyn (iki nakit) denilerek bunların yaratılış bakımından yani  özleri itibari ile para oldukları ve alış verişte semen (bedel) olarak kullanıldıkları kabul edilmektedir. Nitekim Makrizi’ni para tarihinden daha önce yaptığımız alıntı ve Kınalızade’den yaptığımız alıntı da İslam toplumlarında mübadele aracı olarak altın ve gümüşe verilen özel yeri ifade etmektedir. Dımeşki ise el-işara ila mehasin’it-ticara isimli kitabında malları tarif ederken altın ve gümüşü, samit mal olarak tanımlamaktadır. Burada samit maldan kasıt dinar ve dirhemdir. Bunlara samit (suskun) denilmesi ise para olarak değere sahip olmalarından dolayıdır.

Altın ve gümüşün dışında diğer maddelerden basılan ve para olarak kullanılan nesnelerin ise fülûs olarak isimlendirildiğini görmekteyiz. Fülûslar o dönemlerde genellikle bakır, demir veya bunların karışımı farklı madenlerden basılmaktaydı. Bu paralar genellikle bozukluk ihtiyacını karşılamada kullanılmaktaydı. Altın ve gümüş dışındaki maddelerden oluşan bu paralar, kendi mal değerlerinin ötesinde, bunları basan otorite tarafından kendilerine verilen değeri veya piyasa tarafından kendilerine atfedilen değeri taşıdıkları için aslında itibari paralara benzemektedirler. Fakat bunların gerçek değerlerinin çok üzerinde bir değer kazanması her zaman problem olarak değerlendirilmektedir. Makrizi, tarihinde bu duruma dikkat çekmekte ve Mısır’da fülûsların bozukluk para olarak kullanımının ötesinde yaygınlık kazanmasının ve gerçek değerinin üzerinde kıymet kazanmasının problemlere yol açtığını ifade ediyor
. Osmanlı Devleti’nde de 17. yüzyılın ikinci yarısında basılan ve gerçek değerinin çok üstünde itibari değer kazandırılan mankur denilen bakır paralar kısa sürede piyasaları altüst etmişti.

Fülûs adı verilen altın ve gümüş dışında farklı maddelerden basılan paralar, ortaya çıkarttıkları problemlerle birlikte para hükmünde kabul edilmişlerdir. Ancak âlimler, bunları altın ve gümüş paralar ile aynı değerlendirmemişler ve aralarında hüküm olarak bazı farklılıklar görmüşlerdir. Bu farklılıklar, mezheplere ve mezhep içerisinde ileri gelenlere göre değişmektedir. Serahsi, fülûsların alışverişte para hükmünde değerlendirileceğini açıklarken, halkın bunların eşyalar için semen olacağını kabul etmesini yani toplumun tedavül aracı olarak kabulünü ileri sürer. Serahsi, burada örfü delil getirmek suretiyle altın ve gümüş paralarda olduğu gibi onların haricindeki madenlerden ve maddelerden yapılan paraların da geçerli olacağını kabul etmektedir.

Kâğıt paraların ortaya çıkması ile birlikte bu konuda görüş beyan eden âlimler, bu paraları daha çok fülûslar ile karşılaştırmışlardır. Çünkü tıpkı fülûslarda olduğu gibi kâğıt paraların da alım gücü ile gerçek değerleri arasında bir ilgi bulunmamaktadır. Yine her iki para cinsinin değeri de parayı basan otoritenin belirlediği kıymetle veya bu paraları kullanan piyasaların atfettiği değerle ilgilidir. Tedavülden kalkmaları veya artık itibar görmemeleri durumunda alım gücüne sahip olmamaları da bunların ortak özelliğidir. Kâğıt para hakkındaki ilk tartışmalar daha çok temsili paralar üzerinde olmuştur. Temsili paraların altına çevrilebilme özellikleri ve parayı basan otoritenin istendiğinde karşılığını ödemeyi taahhüt etmesi nedeni ile senet mukabilinde kabul edilmişlerdir. Devletin ödeme garantisinde olması nedeniyle, bu paralarla başta zekat ödemesi olmak üzere ibadetlerin yapılması ve ticari işlemlerin gerçekleştirilmesi kabul edilmiştir. İtibari kâğıt paralar ile ilgili tartışma ise onlara sağlanan güvence üzerinden gitmektedir. Herhangi bir şeyin para olarak tedavülde kullanılabilmesi için bir güvene sahip olması gerekmektedir. Bu güven ya altın ve gümüşte olduğu gibi maddenin kendisinden olur ya da kâğıt parada olduğu gibi siyasi otoritenin verdiği güvenceden kaynaklanır ki kâğıt paralar güveni siyasi otoritelerden almaktadır.

Bilinen tarih içerisinde farklı nesneler tedavül aracı olarak kullanılsa da içlerinde en yaygın olarak kullanılanları ve hemen tüm toplumlar tarafından kabul görenleri altın ve gümüş paralar olmuştur. Altın ve gümüş paralardan kâğıt paraya geçiş süreci ise oldukça uzun zaman almıştır. Teknolojinin gelişmesine paralel olarak ulaşım sistemlerinin gelişmesi ve nakliye maliyetlerinin düşmesi uluslararası ticareti artırmıştır. Uluslararası ticaretin artışı, emisyon ve taşıma zorlukları nedeni ile kâğıt paraya geçiş sürecini hızlandırmıştır.

Piyasalarda tedavül edilen ilk kâğıt paralar ya sarraf, tacir, banker veya bankalar gibi kurumların verdiği birer senet veya banka notu olarak çıkmış ya da devletlerin mali ihtiyaçlarından kaynaklı iç borçlanma senedi ve tahviller olarak ortaya çıkmışlardır. Bunların her biri piyasada tedavül aracı olarak kabul görmeleri nedeni ile para hükmünde kabul edilmişlerdir.

İslam dünyasında, klasik dönemde, nelerin para olacağı, paranın özellikleri ve para piyasalarında dengenin korunması üzerine tartışmalar yapılmıştır. Para ile ilgili konular birçok âlimin gündeminde olsa da özellikle fakihlerin tartışma alanına girmiştir. Klasik dönem İslam âlimleri parayı, özü itibari ile para olan maddeler ve hüküm olarak para kabul edilen maddeler diye ikiye ayırmıştır. Özü itibari ile altın ve gümüşün para olduğu bütün ulema tarafından kabul görmüştür. Altın ve gümüşün dışında diğer nesnelere gelince bunlar, bir otorite tarafından tedavül amaçlı piyasaya sürülmeleri veya toplumun bu maddeleri tedavül aracı olarak kabul ederek mübadele değeri vermeleri nedeni ile para hükmünde kabul edilmişlerdir. Fülûs olarak adlandırılan bu paralar üzerinde her ne kadar tartışmalar olsa da uygulamada her biri para olarak işlem görmüştür. Fülûslara gerçek değerlerinin dışında bir mübadele değeri yüklenildiği için de bunlar itibari paralara benzemektedirler.

Kâğıt para üzerinde yapılan tartışmalar, fülûslar ile ilgili tartışmalar ile benzer olmuştur. Yapılan tartışmalardan ortaya çıkan sonuç, kâğıt paralara bir otoritenin yani devletin değer atfetmesi nedeni ile geçerli oldukları, para hükmünde oldukları kabul edilmiştir. Kâğıt paralar da bakır veya demir gibi madenlerden yapılan diğer paralar gibi itibari değere sahiptirler. Bu itibari değerlerini, kendilerine kıymeti veren otoriteden almaktadırlar. Dolayısı ile bu paralar tedavülde kaldığı ve değişimde kıymet gördüğü müddetçe para hükmünde değerlendirilmişlerdir.

Kaynak: Bilimevi İktisat Dergisi



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları sondevir.com sitesine aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.



Bu haber için yorum yapmak istiyorum!



İlgili Haberler